-“Suikast
iddiası bir tarafa bırakıldı, TSK'nın yüreğine yönelik bir soruşturma
haftalardır sürdürülüyor. Bu soruşturmanın altında bir itham var.
İthamın hedefi falan kişi, filan kişi olmaktan çıkmıştır. İthamın ve
şüphenin hedefi, kurum haline gelmeye başlamıştır. Bu şüpheye muhatap
olanlar bunu rahatlıkla karşılayabilirler, ama bilinmelidir ki Türk
milleti, haftalardır TSK'ya yönelik bu ithamın sürdürülüyor olmasından
rencide olmaktadır.”
-“Yargıtay
Başkanı Sayın Gerçeker, ''Ateş bacayı sardı. Yangın büyüyor'' dedi,
feryadını dile getirdi, yargının artık bağımsız olmadığını söyledi. Sayın Başkan daha önce de yargı
savunmada' demişti. Yargı savunmada demek bize saldırı var demektir.
Bunu önemsemek, değer vermek hepimizin görevi değil midir? Başbakan'ın
kurumlar arasındaki çatışmayı görmesi için Yargıtay Başkanı'nın 'yangın
var' demesi yetmiyor mu, daha ne bekliyor Başbakan?''''
-“Yargıtaya
pazarlıkla üye atanmaz. Atanacak insanın mezhebi ne, eğitimi ne, hangi
okuldan mezun? Bu sorular kulislerde dolaşıyor. Türkiye'yi kanatmayın.
HSYK gündemini belirleme sorumluluğunu taşıyan Adalet Bakanının bundan
uzak durması görevi kötüye kullanmaktır, görevi ihmaldir ve açık bir
anayasa ihlalidir.''
-''Dikkat
edin, anayasa değişikliğinin temelinde HSYK'nın yapısının
değiştirilmesi var. Amaç, yargının kalbini siyasetçilerin kontrolü
altına almak. Bu parlamentonun 5'te 4'ü dokunulmazlık zırhının altında,
yargıdan kaçan insanlardan oluşmaktadır. Kendi hesabını vermemiş,
kalpazanlıktan itham altında. Bunlar, şimd ikendilerini yargılayacak
yargıç seçecek?''
-''Hangi
gazetenin patronunun patronluktan istifa etmesi gerektiğini Başbakan
tayin edince, genel yayın yönetmenin işine sor vermesi talimatını
Başbakan verince, o ülkede basın özgürlüğü daha mı güvencede olacak? En
büyük baskı da oto sansür. Yargıtay Başkanı konuştu. Kaç tane gazetede
birinci sayfada haber oldu. Yargıtay Başkanı'nın 'yangın var' lafı
birinci sayfaya giremiyor''
-“Ergenekon'nun
hukuki temelini oluşturan tutanak, sahte bir tutanaktır. Bunu kim
söylüyor? TÜBİTAK. TÜBİTAK'ın yaptığı incelemede, Ümraniye'deki baskın
sonucunda tutulan tutanağın, olay yerinde değil karakolda tutulduğu
ortaya konulmuştur.”
-“Hükümet
Tütün Fonunu kaldırdı. Türkiye'de yerli sigara üretimini korumaya
yönelik yıllardır süren bir uygulamanın aniden ortadan kalktı. Kim
talep etti, Uçan kuştan vergi almaya çalışırken Hükümet bu fonu niye
birden bire kaldırdı?''
-''Çok
büyük mali sıkışıklık içinde olduğunuzu söylüyorsunuz, kaynak
arıyorsunuz, gözünüzü, memura, işçiye, işsize, emekliye, esnafa
dikmişsiniz, her birisinden bir şey almaya çalışıyorsunuz, niye yabancı
sigara tekellerinden Hazineye sağlanan imkanı ortadan kaldırmayı
gerekli görüyorsunuz?”
-“Bu
sizin kararınız mı sizi birileri mi zorladı? Milletin ümüğünü sıkmaya
yönelik bir politika, zamlarıyla bir yandan, mali uygulamalarıyla öte
yandan Türkiye'yi kuşatmaya başladı''
-“Maliye
Bakanı dünyanın hiçbir yerinde görülmesi mümkün olmayan iktidar
baskısıyla, yabancı sigara tekellerine ''derhal fiyatlarınızı artırın''
dedi. Bu, akla mantığa, vatanseverliğe, halkın çıkarlarını koruma
sorumluluğuna, rekabet yasalarına aykırı”
-“''Bu
Hükümetin, kimin hükümeti olduğu, kimin için iktidarda olduğu, onun
iktidarda bulunmasından kimin yararlandığı, bu somut olaylarla, fonun
kaldırılmasıyla, fiyat yükseltilmesine zorlayan Maliye Bakanlığı
uygulamasıyla bir kez daha ortaya çıkmıştır''
CHP GENEL BAŞKANI DENİZ BAYKAL’IN; 12.01.2010 TARİHİNDE GRUP GENEL KURUL TOPLANTISINDA YAPTIĞI KONUŞMA
CHP Genel Başkanı Deniz BAYKAL – Sayın Başkan, sayın milletvekilleri, değerli arkadaşlarım; hepinizi içten saygılarla, sevgilerle selamlıyorum.(Alkışlar)
Yine
çok hareketli, yoğun bir siyasal gündemle karşı karşıyayız. Gelişmeleri
her zaman olduğu gibi bir kez daha bu kürsüden birlikte
değerlendireceğiz. Türkiye’nin gidişatına yönelik belirsizlikleri,
karanlık noktaları aydınlığa kavuşturmaya çalışacağız. Türkiye’nin
gidişatının herkesi düşündürmeye başladığı artık açık bir gerçek. Bu
gidişin sonunun nereye varacağını iyi niyetli herkes kendisine,
çevresine soruyor ve ülkenin geleceğini endişeyle izliyor, kaygıyla
izliyor. Bu konuda bir tartışma da Türkiye’de yaşanıyor. Bütün bu
tartışmalara aydınlık getirmeye çalışmak bizim görevimizdir,
sorumluluğumuzdur. Her zaman olduğu gibi bugün de bu görevimizi yapmaya
çalışacağız. Türkiye’nin ana, temel sarsıcı gündemine geçerken yaşanan
bazı gelişmelere dikkatinizi çekmek istiyorum. Son günlerde gerçekten
çok yadırgatıcı bazı gelişmelere tanık olduk, bunları dikkatinize
sunmak istiyorum önce.
Değerli
arkadaşlarım, kamuoyumuz, medyamız pek üstünde durmadı ama ilgi çekici
bir gelişme var. 31 Aralık akşamı, yılbaşı telaşı içindeyken herkes,
hükümet bir kararname yayınlayarak Tütün Fonunu kaldırdı, yani
Türkiye’nin dışarıdan sigara ve işlenmiş tütün ithalatı konusunda
yıllardan beri uygulamakta olduğu ve Türkiye’deki yerli sigara
üretimini, yerli işlenmiş tütünü korumaya yönelik, Türkiye’nin yerli
tütün üretimini sahiplenmeye, sigara üretimini sahiplenmeye yönelik
yıllardan beri sürüp gelen bir uygulamayı gece yarısı, aniden yılbaşı
telaşı içinde birdenbire kaldırdı. Yani hangi amaca hizmet etmek üzere
kaldırıldı, kim talep etti, bu fonun kaldırılmasından hükümet ne
bekliyor, uçan kuştan vergi almaya çalıştığı bir ortamda, maliyeye bir
gelir kapısı niteliğinde işlev gören bu fonu niye birdenbire kaldırdı
anlamak mümkün değil, tütün fonu kalktı. Yani bunu gerektiren ne var?
Türkiye dışarıdan işlenmiş tütün ithal ediyor, sigara ithal ediyor ama
bunun belli bir vergisini de hükümet bu zamana kadar alıyor idi. Şimdi
vergisini almaktan da, fon almaktan da vazgeçiyoruz, sigara konusunda,
tütün konusunda Türkiye açık pazar hâline, hükümetin tercihiyle,
dönüştürülüyor. Garip… Garip… Yani çok büyük mali sıkışıklık içinde
olduğumuzu söylüyorsunuz, kaynak arıyorsunuz, gözünüzü emekliye
dikmişsiniz, gözünüzü memura dikmişsiniz, işsize dikmişsiniz, esnafa
dikmişsiniz, her birisinden bir şey almaya çalışıyorsunuz, niye yabancı
sigara tekellerinin Türkiye’deki, Türkiye piyasasına yönelik sigara
satışları konusunda hazineye sağlanan bir imkânı ortadan kaldırmayı
gerekli görüyorsunuz? Bu, sizin kararınız mı, sizi birileri mi zorladı
bunu anlamak mümkün değil. Yani birdenbire öyle anlaşılıyor ki milletin
ümüğünü sıkmaya yönelik bir politika zamlarıyla bir yandan, mali
uygulamalarıyla öte yandan Türkiye’yi kuşatmaya başladı. Bunu anlamaya
çalışırken dün, daha da ilgi çekici bir gelişmeye tanık olduk. Hükümet
sigaraya zam yaptı biliyorsunuz, maktu vergiyi de artırdı, nispi
vergiyi de artırdı. Türkiye’de çalışmakta olan çok önemli uluslararası
sigara firmaları var. Bu sigara firmaları birdenbire zam yaptılar. 5,5
liralık Marlboro 7,5 liraya çıktı ama bir yabancı şirket, bir Japon
şirketi piyasadaki payını artırmak için bu zam hareketine katılmadı,
bazı ürünlerde fiyat artışı yapmadan, kendisine verilmiş olan imkânı
kullanmadan piyasadaki payını artırma politikası içine girdi. Bunu
görünce zam yapan firmalar piyasadaki payı kaptırmayalım diye fiyatları
indirdiler, Marlboro tekrar 5,5’a indi, yani hükümetin bir zam kararını
uygulamadılar firmalar, kendi çıkarları açısından uygun gördükleri için
uygulamadılar ama birde ne gördük ki Maliye Bakanı dün çıktı “Kendinize
gelin, böyle bir uygulamayı kabul edemeyiz. Biz sizlerden vergi
alacağız diye bu zammı getirdik. Siz, bizim alacağımız vergiye rağmen
eğer zam yapmazsanız benim toplayacağım vergi azalır. Sigara
fiyatlarını derhal artırın” diye. Dünyanın hiçbir yerinde görülmesi
mümkün olmayan bir baskıyı, iktidar baskısını yabancı sigara
tekellerine, Türkiye’de sigara fiyatını artırmayı uygun görmeyen,
serbest piyasa şartları içinde uygun görmeyen yabancı piyasa
tekellerine Türkiye Cumhuriyeti Hükümeti Maliye Bakanı “Olmaz böyle bir
şey, artıracaksınız fiyatı” dedi ve arttırdı değerli arkadaşlarım.
Bunun akla, mantığa, vatanseverliğe, halkın çıkarlarını koruma
sorumluluğuna, rekabet yasalarına, tekelleşmeyi ve tröstleşmeyi ortadan
kaldırmayı amaçlayan anayasa hükümlerine sığdırılabilir bir tarafı var
mı? Yani Türkiye’de Maliye Bakanı, sigara tekellerinin, büyük sigara
firmalarının yararları doğrultusunda onlara uygulayacakları fiyatı
yüksek düzeyde dayatıyor, fiyat dikte ediyor. Rekabet hukukuna da
aykırı, Anayasanın tekel ve tröstleşme yoluyla fiyat belirleme
uygulamalarına karşı hükümeti görevlendiren maddelerine de aykırı ama
oluyor. Değerli arkadaşlarım, bu hükümetin kimin hükümeti olduğu, kimin
için iktidarda olduğu, onun iktidarda bulunuşundan kimin yararlanmakta
olduğu bu somut olaylarla, fonun kaldırılmasıyla, sigara fiyatlarında
şirketlere rağmen fiyat yükseltilmesini zorlayan Maliye Bakanlığı
uygulamasıyla bir kez daha ortaya çıkmıştır. (Alkışlar) Gerçekten çok
kavranması imkânsız garip bir manzara, Türkiye’de bu işler oluyor.
Hükümet, “Bindirin fiyatları” diyor. “Bindirin ki ben de payımı
alayım.” Ya, sen payını alacaksın, firmalar daha çok payını alacak.
Kimin sırtından alacak? Milletin sırtından alacak. Milletin sırtından
sen pay alacaksın diye yabancı sigara şirketlerinin daha da çok
kazanmasını zorlamanın nasıl bir kamu yararı anlayışıyla, sorumlu bir
devlet politikasıyla bağdaştırılabileceğini anlamak gerçekten mümkün
değildir. Yeni yıla böyle bir tabloyla başladık. Yani 2010 yılı,
Hükümet, tütün konusunda kendisini ortaya koydu. Bu hükümet, tekel
işçileri konusunda en dayatmacı mücadeleyi veriyor, onlara karşı her
türlü baskıyı, copu, dayağı, bilmem işte gaz sıkmayı kendisine hak
biliyor ama yabancı tekellere “daha çok zam yapın, daha çok kazanın”
diye garip baskılar yapıyor. (Alkışlar)
Değerli
arkadaşlarım, bu gerçekten üzüntü verici bir tablo. Ama gerçekleri
kavramamız bakımından bu hükümetin röntgenini çekme, niteliğini,
kimliğini anlama, teşhis etme bakımından bunlar çok önemli ipuçlarıdır.
Bunu, bu milletin iktidarı, halkın iktidarı, vatandaşın, tüketicinin
iktidarı olarak anlamak bir kez daha mümkün olmamıştır, gerçek bir kez
daha ortaya çıkmıştır.
Değerli
arkadaşlarım, hükümetin izlediği ekonomi politikasının yarattığı
sorunları, sıkıntıları hepimiz çok iyi biliyoruz. Gerçekten son dönemde
bu sıkıntılar artık inkâr edilemez bir nitelik kazandı ve bunun
sonuçlarını hep beraber görmeye başladık. Bakın bugün geldiğimiz
noktada, Ziraat Mühendislerinin dün bir teknik genel kurulu vardı.
Orada değerli konuşmacılar bir kez daha bu gerçekleri bir kez daha
vurguladılar, hep beraber gördük. Türkiye, ekili alanlarının 32 milyon
hektarını bu hükümetin yanlış uygulamaları sonucunda tarım dışına
çıkarmıştır. Yani bir talan alanı olarak, bir rant alanı olarak, bir
arsa spekülasyonu alanı olarak, bir ticarileşme fırsatı olarak, ikame
edilmesi mümkün olmayan, yerine yenisini koyamayacağınız, Allah’ın
lütfü, en verimli, en bereketli 2 milyon hektar tarım arazisi, en
mümbit tarım arazisi bu iktidarın rant talanının, çıkar kavgasının
kurbanı olmuştur. Ülkenin yaşadığı sıkıntıları anlama bakımından bunlar
unutulmaması gereken temel noktalar. Yine aynı şekilde 1,4 milyon küçük
ve büyükbaş hayvan varlığı bu iktidar döneminde, 2002-2008 sonu ortadan
kalkmıştır, 1,4 milyon baş hayvan varlığımız azalmıştır. Türkiye’nin
nüfusu artıyor. Türkiye’nin beslenme ihtiyacı artıyor. Hayvancılık
fevkalade önemli, katma değeri çok yüksek, çok önemli bir alan, hayvanı
da dışarıdan ithal edelim, yiyeceğimizi de dışarıdan ithal edelim
politikası bu ağır sonucu ortaya koymuştur ve bunun sonucu olarak,
dikkatinizi çekmek istiyorum, 2002’de Türkiye’de tarımda yaşayan
insanların yüzde 19’u, 19 küsuru, 20’nin altında bir miktar, yoksulluk
sınırının içinde yaşarken, yoksul tanımlanmasının içine yerleşmişken
yüzde 20’si tarımda yaşayan insanların, şimdi maalesef yüzde 31’i
yoksulluk sınırının altında yaşar noktaya gelmiştir. Yani dokuz yıllık,
sekiz yıllık dönemde, 2002-2009 arasında yedi yıllık dönemde AKP, yüzde
20 olan tarımdaki yoksul sayısını yüzde 31’e, yarının üzerinde
artırarak çıkarmıştır. Bu tablodur işte, çiftçinin yoksullaşması
dediğimiz olay budur. Tarımda çekilen sıkıntıyı ortaya koyan somut
ekonomik gerçek işte budur değerli arkadaşlarım. Bunun altında tabii
AKP’nin destekleme konusundaki yanlış uygulaması yatıyor. AKP, 2007
yılından bu yana özellikle, tarıma verilen destekleri sistematik olarak
azaltmıştır. “Gayri safi milli hâsılanın yüzde 1’i kadar tarıma destek
vermeliyiz” diye yasa çıkarıldığı hâlde, kendileri yasa çıkardıkları
hâlde, bu hiçbir zaman gerçekleşmemiştir. 2007 yılında binde 66, yüzde
1’in altında, yüzde yarımın biraz üzerinde bir oranda gayri safi milli
hâsıla içinden çiftçiye destek uygulaması yapılmıştır. Bu yüzde 66 olan
rakam sürekli olarak aşağıya doğru inmiştir. 2008 yılında binde 0,61’e
ve 2009 yılında binde 48’e, yani yüzde 1’in, yüzde yarımın altında bir
düzeye maalesef inmiştir. Bu yıl 0,54 başlangıç hedefi ilan edilmiştir
ama uygulamanın bunun altında olacağı çok net olarak gözüküyor çünkü
bir süre sonra bütçedeki başlangıç ödenekleri indirilecektir.
İndirilince tarıma yönelen destek de hiç kuşkusuz azalacaktır. Yani
çiftçinin beli işte buralardan bükülmektedir değerli arkadaşlarım.
Ekilen tarım arazisi azalmaktadır, yoksul sayısı artmaktadır ve
destekleme oranı hızla azalmaktadır. Bunun sonucu traktör satışları çok
düşmüştür mesela. Size son yılların ilgi çekici rakamlarını vereyim.
2006’dan itibaren, 2006’da 28 bin 386 olan traktör satışı 2007’de 24
bin 41’e, 2008’de de 14 bin 621’e inmiştir. Bu, Türkiye’deki tarımın
nasıl gerçekten bir sıkıntı içinde olduğunu bize çok açıkça
göstermektedir.
Değerli
arkadaşlarım, bu tablo düşündürücü bir tablodur. Türkiye, inşallah yeni
bir başlangıç yapacak önümüzdeki ilk fırsatta sandık milletin önüne
gelince Türkiye’de yeni bir iktidar oluşacak, yeni bir dönem açılacak
hiç kuşku duymuyorum. (Alkışlar) Bu dönemde en temel önceliği taşıması
gerektiğine inandığım sektörlerin başında tarım sektörü geliyor. Bu
yeni dönemde tarıma Türkiye yeni bir anlayışla, yeni bir dikkatle, yeni
bir heyecanla sahip çıkmalıdır çünkü tarıma sahip çıkarak Türkiye
sadece toplumsal refahı korumakla kalmayacaktır toplumsal istikrarı da,
barışı da güvence altına alacaktır. Türkiye’nin yaşadığı pek çok
sorunun, sıkıntının altında hepimiz çok iyi biliyoruz ki ana neden
olarak Türkiye’de tarımın boşalması, insanların çalıştıkları yerlerden
ayrılmak zorunda bırakılması gerçeği yatıyor. Bakınız yine bir başka
gerçeğe dikkatinizi çekeyim. Bu tarım deyince GAP en önemli konu, en
öncelikli konu. Türkiye’nin bir şeref projesi, bir onur projesi olması
gereken bir konu. Türkiye’nin ekonomisini, Türkiye’nin sosyal barışını,
istikrarını en ciddi şekilde destekleyecek bir büyük proje. Bu projede
çok büyük emek verildi, çok büyük harcama yapıldı, yıllardan beri, on
yıllardan beri Türkiye bu konuda büyük gayret gösterdi ama şimdi orun
ürününü toplama, meyvesini toplama noktasında maalesef Türkiye’nin eli
ayağı tutuldu, enerji yatırımları tamamlandı, sulama yatırımları kendi
kaderine terk edildi. Derhal Türkiye GAP bölgesindeki sulama
projelerini sahiplenmek ve sonuçlandırmak durumundadır. Bu en temel
önceliktir. Bu konuda atılacak adımın Türkiye tarımını ayağa kaldırması
söz konusudur. Çukurova’nın yerine iki tane daha Çukurova’yı GAP’la
eklemek mümkün olacaktır. Oradaki insanların hem ekonomik refahlarını
hem işsizlikle mücadele konusunda en büyük desteklerini GAP projesi
oluşturacaktır hem de bölgenin barışına, huzuruna en büyük katkıyı
getirecektir. Bu konuda AKP tam bir ilgisizlik içindedir. Sıkıştığı
zaman nutuk atmakta ama gereğini kesinlikle yerine getirmemektedir. Bu
çerçevede bakın, dikkatinizi çekmek istediğim bir temel ana gelişme de,
Doğu ve Güneydoğuda AKP’nin izlediği ekonomi politikasının resmi
rakamlarla ortaya çıkan tablosu. Açıklanan verilere göre, Doğu ve
Güneydoğudaki 21 ilde 1979 yılında milli gelirden alınan pay yüzde 8,2
iken, 2001’de 7, 7’ye düşmüş, 2004-2006 arasında yüzde 7’nin de altına,
6,9’a düşmüştür. Yani Doğu ve Güneydoğu illerimizin milli gelir
içindeki payı AKP iktidarı döneminde düşündürücü olması gereken bir
düzeyde gerilemeye başlamıştır. Bu tablo işsizliğin nereden
kaynaklandığını, o bölgedeki sıkıntıların, sorunların temelinde nasıl
bir ekonomik çarpıklığın yattığını bir kez daha hepimize
göstermektedir. O bölgeye sahip çıkmak istiyorsan PKK açılımı
yapacağına GAP açılımı yap, GAP açılımı. (Alkışlar) Bir an önce o
bölgedeki insanların gerçek sorunlarını, ekonomik sorunlarına, sosyal
sorunlarına, işsizlik sorunlarına çare oluşturacak çözümleri ortaya
koyma ihtiyacı vardır.
Değerli
arkadaşlarım, bu konularda Cumhuriyet Halk Partisi olarak çok büyük bir
dikkat ve duyarlılık içindeyiz. Her vesileyle bu konudaki
anlayışlarımızı ifade ediyorum. Bakınız işsizlik konusunda Cumhuriyet
Halk Partisinin bir temel anlayışını bir kez daha bu vesileyle de ifade
etmek isterim. Türkiye’nin işsizliği yenmek için öncelikle yeni bir
kalkınma politikası ortaya koymasına ihtiyaç vardır. Türkiye’nin
ekonomi politikasını kalkınma anlayışını, yeniden düşünmesi mutlak bir
zorunluluktur çünkü bugün Türkiye’de izlenen politika işsizliği
azaltmıyor, artırıyor. Yani birileri bu politikadan nemalanıyor,
zenginleşiyor, bu politikadan, bu politika birilerinin işine yarıyor,
Türkiye’nin içindeki ve dışındaki birilerinin, ama milletin işine
yaramıyor, işsizin işine yaramıyor. Türkiye, işsizi sahiplenen bir
ekonomi politikası ortaya koymak zorundadır.
Değerli
arkadaşlarım, bu politikanın ortaya koyması gereken temel hedef
Türkiye’nin rekabet üstünlüğünü ortaya koymasına fırsat verecek bir
politikalar demetini, mali politikalar demetini, kur politikaları
demetini, faiz politikaları demetini ortaya koymasına ihtiyaç var. Öyle
bir politikalar demeti ortaya koyacaksınız ki bu Türkiye’yi üretim
alanında avantajlı hâle getirecek, üretim yapmayı özendirecek, yatırım
yapmayı özendirecek, ithalatı değil ihracatı teşvik edecek. Eğer
izlediğiniz politika ihracatı değil, ithalatı teşvik ederse, yatarımı
değil eğer repoyu teşvik ederse, eğer kur politikanız yatırım yapmayı,
üretim yapmayı değil durduğunuz yerden para kazanmayı destekler bir
nitelikte ortaya çıkarsa, ekonomi şişmiş gibi gözükebilir ama insanlar
işsiz kalır, toplumun refahı bir türlü yükselmez ve Türkiye de dış
dünyayla ilişkilerinde borçlanan, borçlanmaya mecbur, giderek daha çok
mecbur, giderek daha çok mahkûm, borçlanmak için daha çok kaynak
transfer eden, taviz veren, elindeki avucundakini satan, özelleştirme
yapan, yüksek faiz veren bir ülke konumuna dönüşür, kırılması gereken
bu temel anlayıştır değerli arkadaşlarım. Bunun önemini
kavrayacaksınız, ona göre politikalar ortaya koyacaksınız, o doğrultuda
şartların elverdiği ölçüde, elbette kolay bir iş olduğunu ifade etmek
istemiyorum ama bunun önemini kavrayacaksınız ve bu doğrultuda bir
politika geliştireceksiniz.
Değerli
arkadaşlarım, bakınız bölgesel kalkınma politikalarını koyacaksınız.
Böyle afaki genel politikalarla bu iş gitmez. Güneydoğuya kendine özgü
politika koyacaksınız. Efendim, ekonomik işletmeler zarar ediyor,
kapattık demeyeceksiniz. Ekonomik işletmeler zarar etse de oraları
canlandıracaksınız, güçlendireceksiniz. İşsizlikle mücadele için
ekonomi politikanızda böyle temel tercih değişiklikleri yapmanıza
ihtiyaç vardır. Tarım ve hayvancılık konusunun önemini kavrayacaksınız.
Tarım ve hayvancılık geriledi mi işsizlik artar. O işsizliği mas
edemezsin, sünger gibidir tarım ve hayvancılık işsizliği emer,
işsizliği tutar. (Alkışlar) Eğer tarım ve hayvancılığı batırırsan,
bitirirsen, kendi kaderine teslim edersen o işsizliği ememez, işsizlik
büyük şehirlerin etrafına yığılır, her türlü sosyal dert, her türlü
siyasal dert oralardan ortaya çıkar. Sonra görürsünüz, 7 yaşındaki
çocuklar, 5 yaşındaki çocukla r sokaklarda dilenmeye mecbur bırakılır,
kendi aralarında çete kavgaları başlar. Bütün bunların altında yanlış
politikalar yatıyor değerli arkadaşlarım. Türkiye’ye sahip çıkmak
lazım, Türkiye’ye sahip çıkmak için de Türkiye’nin çiftçisine ve
toprağına sahip çıkmak lazım. (Alkışlar)
Turizme
ve eğitime özel önem vereceksiniz. Mesleki eğitimi önemseyeceksiniz.
Eğitim boş, masa başı teorik eğitim değil, iş ve meslek eğitimi, üretim
eğitimi olacak. Eğitimi bir meslek eğitimi olarak anlayacaksınız ve bu
çerçevede gerçekleştireceksiniz. Turizmin çok büyük istihdam
potansiyeli var. Bunu en iyi şekilde değerlendireceksiniz, onun
gerektirdiği eğitimi öngöreceksiniz ve sağlayacaksınız. Aynı şekilde
mali mülahazanın, mali kaygının üretimi ve yatırımı engellemesine izin
vermeyeceksiniz. İzleyeceğiniz vergi politikası, izleyeceğiniz maliye
politikası sadece kimden ne bulursam kapayım anlayışıyla olmayacak,
eğer parasını kapmaya çalıştığınız insan onu yatırıma, üretime ve
istihdama dönüştürme süreci içindeyse ona özel bir ilgiyle, özel bir
anlayışla yaklaşacaksın. Mali mülahaza her şeyin sonucu değildir. Mali
politikayla ülkeyi kalkınmaktan alıkoyabilirsin, nitekim Türkiye şimdi
onu yapıyor. Çalışan insanların üzerinde yarıya yakın yük var, yani
insan çalıştırmak cezalandırılan bir iş hâline geldi. Devlet,
istihdamdan da para kazanmayı amaçlıyor. Bu politikayla istihdamı
teşvik edemezsin, istihdamı teşvik edemezsen yatırımı ve üretimi teşvik
edemezsin.
Değerli
arkadaşlarım, bütün bunlar temel noktalardır. Bakınız bizim işsizlikle
mücadele için eğitim ve entegrasyon güneydoğuda bir ana politika
olacaktır. Eğitimi bölgesel kaynaşma için, o bölgenin çocuklarının
Türkiye’nin kaderine sahip çıkmalarının önünü açabilmek için, iyi insan
olarak, iyi vatandaş olarak, kimliği ne olursa olsun, etnik kökü kökeni
ne olursa olsun Türkiye Cumhuriyetinin dürüst, iyi vatandaşları olarak
onları yetiştireceksiniz. (Alkışlar) KOBİ’leri ve bağımsız
girişimcileri sahipleneceksiniz. Onların her birisine özel uygulamalar
yapacaksınız. Teşvik politikamızda başarılı olmuş insanları
cezalandıran bir anlayışın içine girmeyeceksiniz. Türkiye’nin bugün
uyguladığı teşvik politikası kendi başarısıyla belli bir noktaya gelmiş
olan işletmelere yapay desteklerle rakip çıkarma anlamında bir teşvik
politikası ve bu, bizim elde ettiğimiz başarıyı da tehlikeye atan bir
tablo oluşturuyor. Yani bunları şunun için söylüyorum: Cumhuriyet Halk
Partisi olarak bizim Türkiye’nin önümüzdeki dönemde karşı karşıya
bulunacağı sorunlarla ilgili çok temel ve net tercihlerimiz vardır. Ne
yapacağımızı biliyoruz değerli arkadaşlarım, Cumhuriyet Halk Partisi
olarak nerede ne yapacağımızı çok iyi biliyoruz. (Alkışlar) Türkiye’nin
nasıl bir eğitim politikasına ihtiyacı var biliyoruz, nasıl bir tarım
politikasına ihtiyacı var biliyoruz. Türkiye’nin bu alanda en ciddi
birikim sahibi nitelikli kadroları, Cumhuriyet Halk Partisinin bu
görüşlerini geliştirmek için büyük gayret gösteriyorlar. Hepimiz bu
sorumluluğumuzun, Türkiye’nin yeni bir başlangıç yapması sorumluluğunun
bilincindeyiz, farkındayız, buna da en sorumlu, en dikkatli bir şekilde
hazırlanıyoruz. (Alkışlar)
Değerli
arkadaşlarım, son zamanlarda Türkiye ciddi tartışmaların içinden
geçiyor. O konulara da şimdi geliyorum ama ona geçmeden önce Türkiye’de
ortaya çıkan, bazı anlamlı kamuoyunun belki yeterince dikkat
göstermediği gelişmelere de dikkatinizi çekeyim. Önce Deniz Feneri ile
ilgili gelişmeleri izliyor musunuz? Ne oluyor, unuttuk mu Deniz
Fenerini? Türkiye böyle bir olay yaşadı mı, yaşamadı mı? Ne oluyor?
Nasıl gidiyor haber yok. Almanya bu konuyu dikkatle takip ediyor ve
Türkiye’nin gündemine de ancak Almanya’daki yargı sisteminin atacağı
adımlar dolayısıyla konu gelebiliyor, ancak o vesileyle biz ne oluyor
diye öğreniyoruz. Türkiye’de son günlerde yapılan çalışmaların ortaya
koyduğu bir gerçeği burada sizlerle paylaşmak istiyorum. Önce Deniz
Feneri dosyasıyla ilgili olarak İçişleri Bakanlığı bile, şimdiki
İçişleri Bakanlığı bile, müfettişler aracılığıyla yaptığı incelemede
yolsuzlukların bulunduğunu tespit etmiştir. İçişleri Bakanlığının resmi
raporunda Deniz Feneri ile ilgili yolsuzlukların tespit edildiği ifade
edilmiştir.
İki:
17 milyon liranın, eski rakam olarak 17 trilyon liranın, yurt dışına
kaçırıldığı, Türkiye’de toplanıp yurt dışına kaçırıldığı ve orada yurt
dışına aktarılan bu paranın nerede nasıl kullanıldığının bilinemediği
tespit edilmiştir. Yani burada belki sevindirici bir şey var. Türkiye
dışarıya iane desteği veriyor, yani insanlarımızın hayırseverlikleri,
yardımseverlikleri, fedakârlıkları, yoksullara, efendim işsizlere,
eğitimsizlere sahip çıkma konusundaki büyük derin duyarlılıkları,
insani, ahlaki, İslami duyarlılıkları artık Almanya’ya, Almanya’daki
boynu büküklere, Almanya’daki işsizlere, Almanya’daki yoksullara,
Almanya’daki kimsesizlere destek olacak şekilde de herhâlde transfer
ediliyor. Şimdi siz kötü niyetle diyeceksiniz ki ya, sen ne
konuşuyorsun, Almanya’da kimsesizlere gitmiyor, bu tezgâhı kuranlar,
Almanya’da istedikleri gibi kullanmak için o kaynağı oraya aktarıyorlar
diyeceksiniz ama ben hâlâ iyimserlik kapısını açık tutmak istiyorum.
(Alkışlar) Umut ediyorum, böyle bir şey olmayacaktır, olsa olsa biz
Almanya’nın yoksullarına da yardım ediyoruzdur.
Değerli
arkadaşlarım, yine tabii bir önemli nokta, bu Ergenekon davasının özünü
oluşturan Ümraniye baskınında elde edilen silahlar, bombalarla ilgili
bir gelişme olarak ortaya çıktı. TÜBİTAK’ın yaptığı inceleme sonucunda
anlaşıldı ki Ümraniye’deki baskınla ilgili tutanak olay yerinde değil
daha sonra karakolda tutulmuştur. Bunu kim söylüyor? TÜBİTAK söylüyor.
TÜBİTAK, oradaki kayıtları esas alarak incelemiş ve demiş ki “Buradaki
tutanak, yani Ergenekon’un temelini oluşturan, Ümraniye olayının özü
olan, Ümraniye olayının hukuki temeli olan tutanak sahte bir
tutanaktır. Hukuki şartları dışında hazırlanmış olan bir tutanaktır.”
Bu bilgiyi de sizlerin dikkatinize sunmayı görev biliyorum.
Değerli
arkadaşlarım, Türkiye’de hem bir tarihi süreç yaşanıyor hem de o
sürecin geldiği her aşamayla ilgili birtakım olaylar önümüze geliyor.
Dün Yargıtay Başkanın feryadını dinledik. Yargıtay Başkanı, Adalet
Bakanının önünde, onun yüzüne, gözlerine bakarak dedi ki “Ateş bacayı
sardı. Yangın büyüyor.” Tekrar ediyorum, “Ateş bacayı sardı, yangın
büyüyor” diyor. Diyen kim? Türkiye’nin en saygın anayasal yargı
kurumunun başındaki, diğerleri de saygın ama onlardan birisinin
başındaki bir hukukçu Yargıtay Başkanı ve bu feryadını orada ifade
ediyor. “Yangın büyüyor, yargı artık bağımsız değildir.” diyor.
Değerli
arkadaşlarım, şimdi bunu söyleyen insan siyasi amaçla mı söylüyor? Yani
AKP ile tartışmak için mi söylüyor? Onunla bir siyasi sıkıntısı mı var?
Yıllarca hizmet vermiş, bağımsız ve bu niteli ile de meslektaşları
tarafından oraya uygun görülmüş, layık görülmüş bir başkan. Şu ana
kadar hiçbir partizanlık yaptığına tanık olmadık. Mesleğini sahiplenen,
onun gereğini yerine getiren saygıdeğer bir Yargıtay Başkanı. Şimdi bu
insan, eğer geldiğimiz noktada “Yangın var” diye feryat ediyorsa, “ateş
bacayı sardı” diyorsa, “Yargının bağımsızlığı ortadan kalkıyor” diyor
ise, buna saygı göstermek, buna değer vermek, bunu önemsemek hepimizin
görevi değil midir? Başbakan feryat ediyor, verip veriştiriyor,
kurumlar arasında çatışma varmış, ne hakla bunu söylüyorsunuz? Ya,
Yargıtay Başkanı söylüyor “Yangın var” diyor ya. Başbakanın, kurumlar
arasındaki çatışmayı görmesi için Yargıtay Başkanının “Yangın var”
demesi, “Ateş bacayı sardı” demesi yetmiyor da ne bekliyor Başbakan
daha? (Alkışlar) Bir süre önce, hatırlayın, Yargıtay Başkanı çıktı dedi
ki, anlarlar umut ederek “Yargı savunmada” dedi. Yani yargı, savunma
kavramları hukuki kavramlar, Yargıtay Başkanı da “Yargı savunmada”
deyince kimse yadırgamadı ama bunun derin bir anlamı var. Yani “Ben
savunmadayım” demek bana saldırılıyor demektir. Ben saldırıya muhatabım
demektir. Bana saldırı var demektir, bunu söyledi. Başbakan aldırmadı.
Şimdi “Yangın var” diyor. Acaba, yangın var lafını anlar mı diye.
Anlıyoruz, onu da anlamamış daha Başbakan, yangın var da yetmemiş ona.
Değerli
arkadaşlarım, bu gerçek. Tele kulak uygulamaları ortada, telefon
dinlemeleri ortada, her türlü ortada, 50 küsur hâkim dinlediniz ne
çıktı Allah aşkına? Hiçbir şey çıkmadı. Peki, hâkim dinlemek için,
bırakın hâkim dinlemeyi, normal bir vatandaşı dinlemek için kuvvetli
şüphenin gerekmiyor mu? Kuvvetli şüphenin bulunması gerektiği hâlde siz
dinleme kararı almışsınız, karar aldığınızın neredeyse tümü 56’sı,
57’si “Yok bir şey” diye geri çevrilmiş. O zaman niye dinledin, nerede
kuvvetli şüphe? Kuvvetli şüphe teşhisi nerede? Ne oluyor o zaman?
Anayasa Mahkemesi iptal etti, tele kulak devam ediyor, Telekomünikasyon
İletişim Başkanlığı devam ediyor, Başkanı da orada, atandı. İptal etti
Anayasa Mahkemesi. Dur bakalım, gerekçesi yazılsın, çıksın, yazılıncaya
kadar bakalım ne olur. Böyle ülke yönetimi olur mu canım. Yargıtay’a 34
üye atanması gerekiyor. Yargıtay Türkiye’nin en önemli adli
kurumlarının başında. Vatandaş, milyonlarca iyi insan adliye kapısında,
mahkeme kapısında. Herkesin ihtilafı var, devletle ihtilafı var,
hazineyle ihtilafı var, ormanla ihtilafı var, birbiriyle ihtilafı var,
vatandaşın derdi var, dertli. Mahkemeye gidiyor milyonlarca insan,
dosyalar ortada, sonunda geliyor Yargıtay’a. Yargıtay gece gündüz
çalışıyor. “2 milyona yakın dosyamız var” diyor, feryat ediyor Yargıtay
Başkanı. “Evlere dosya taşıyoruz” diyor. “Bayramı, geceyi gündüzü,
mesai saatini unuttuk” diyor ve her dairede çalışması gereken asgari
üye sayısının altına düşülmeye başlanıyor. Emekliye ayrılmalar, ölümler
ve Yargıtay’daki üye sayısı yetersiz. Ne olacak? 34 yeni Yargıtay
üyesinin atanması lazım, atanamıyor bir türlü, bir türlü atanamıyor.
Atayacak olan Hâkimler Savcılar Yüksek Kurulu. Hâkimler Savcılar Yüksek
Kurulunun gündemini Adalet Bakanı ya da müsteşarı belirliyor. Onlar da
hiçbir zaman gündeme bu 34 üyenin seçimi maddesini yazmıyorlar.
Yazmıyorlar ne oluyor? Kulislerde pazarlık ediyorlar. Şu kadarını
bırakın ben atayayım, bu kadarını bırakın ben atayayım. Değerli
arkadaşlarım, Yargıtay’a üye pazarlıkla yapılmaz, meslek vicdanının
temsilcisi olan insanların kararıyla atanır. (Alkışlar) Pazarlıkla
Yargıtay üyesi atanmaya çalışılıyor. Senin o atayacağın insanın mezhebi
ne, eğitimi ne, hangi okuldan mezun bu sorular kulislerde dolaşıyor
değerli arkadaşlarım. Gazetelere düşmeye başladı. Bugün değerli bir
gazetecimiz, bu konudaki söylentileri dile getirmiş. Türkiye’yi
kanatmayın. Hâkimler Savcılar Yüksek Kurulunun gündemini belirleme
sorumluluğunu taşıyan Adalet Bakanının, bir ciddi ihtiyaç ortaya
çıktığı hâlde, bu konuyu gündeme almaktan uzak durması görevi kötüye
kullanmaktır, görevi ihmaldir ve açık bir anayasa suçudur. (Alkışlar)
Yetki bende koymam, seçme, ne hâlin varsa gör, böyle bir devlet
yönetimi olur mu? Böyle bir anlayış olur mu? İster seçtiririm, isterse
seçtirmem, benim istediklerimi kabul edersen bakarız, böyle bir
pazarlık konusu olur mu devlet düzeninde, hukukta, yargıda değerli
arkadaşlarım? Böyle bir iktidarın işbaşında bulunduğu dönemde huzur
olur mu? Kuruma saygı olur mu? Kurumlar arası ilişkinin, dürüst olması
gereken bir ilişki olduğu söylenebilir mi? Anayasanın öngördüğü ilişki
bu mudur? Çok açık, bağırıp çağırmaya gerek yok. Başbakanın nutuk
atmasına, onu bunu suçlamasına, esir gürlemesine gerek yok, boş laf
onlar, boş laf. Polemiği bırak, Hâkimler Savcılar Yüksek Kuruluna
üyelerini seç. (Alkışlar)
Değerli
arkadaşlarım, Silahlı Kuvvetler. Genelkurmay Başkanı çıktı dedi ki
“Bize karşı psikolojik harekât var.” Söyleyen kim? Genelkurmay Başkanı.
“Silahlı Kuvvetlere karşı psikolojik harekât var” dedi, “Saldırı var”
dedi. Şimdi tabii soru şu: Kim yapıyor bunu? Varsa neden var? Var
diyorsunuz, kim var kıldı? Saldırının nereye olduğunu anladık,
saldıranın kim olduğunu anlayamadık. Başbakan beş defa konuşuyorum,
sekiz defa… Ne kadar çok konuşursan o kadar iyi. Bizim konuşmandan bir
şikâyetimiz yok, konuş ama avutmayı, uyutmayı, arkadan oyun çevirmeyi
bırak, çok açık ol, tutarlı ol, sözünün arkasında dur. Değerli
arkadaşlarım, Silahlı Kuvvetlere yönelik dava açtı Başbakan. Niye?
Efendim, irtica ile mücadele belgesi diye bir belge yaptınız dedi. Ne
oldu? Ne oldu değerli arkadaşlarım? O belge ne oldu? Fotokopi çıktı.
Bir süre sonra birisi çıktı, dört ay sonra “Aslı bende işte” dedi,
“ıslak imza var” dedi. Peki, “Ver inceleyelim” dediler. “Yok, yok. Biz
kimin inceleyeceğini biliyoruz.” Kim inceleyecek? “İstanbul’daki Adli
Tıp inceleyecek.” Kim bu adli tıp? Cem Garipoğlu hakkında söyledikleri
bilinen, Hüseyin Üzmez hakkında söyledikleri bilinen… “Canım, biz
sadece ilmin gereğini değil, kamuoyunun anlayışını da dikkate alırız”
diyen bir anlayışın yönetimde bulunduğu bir adli tıp. Bu karardan bir
hafta önce tayin edilmiş üyeleriyle 3 kişinin bir araya gelerek karar
aldığı bir kurul. Tayin edilen kişilerin hangi kadrolaşma anlayışıyla
geldiklerini herkes biliyor. Oradan yarım yamalak bir karar çıktı,
olabilir de olmayabilirde falan gibi. Tamam, işte bu oldu dediler,
literatürde bu böyledir. Olabilir dediğine göre bu olmuştur. Peki,
gönder bir de biz görelim diyor Ankara’da da bir mahkeme var.
Ankara’daki mahkeme diyor ki “Gönder bir de ben inceleyeyim” Türkiye’de
bu konuda başka uzman kuruluşlar var, onlara da bir inceletelim,
uluslararası kuruluşlar var, onlara da bir inceletelim, gerçek ortaya
çıksın. Hayır, bir türlü gelmiyor. Niye inceletmiyorsunuz, değerli
arkadaşlarım? Savcı, o ıslak orijinal dediğimiz belgeyle tutuklansın
diye mahkemeye başvurdu, hâkimler inceledi, Dursun Çiçek’e sordu, hadi
canım sen de dedi gönderdi, bıraktı. Ciddi bir şey yok dedi. Diyen kim?
Hâkimler. Oybirliğiyle gönderdiler. Ne oldu Sayın Başbakan, ne oldu?
Bir suikast iddiası dediniz haftalardır kozmik odada inceleme
yapılıyor. Suikast ne oldu? Suikast sanıkları mahkemenin önüne gitti,
mahkeme dedi ki ya, yok böyle bir şey, bırakın Allah aşkınıza. Mahkeme
itibar etmiyor ama haftalardır orada kozmik odada soruşturma devam
ediyor.
Değerli
arkadaşlarım, yani buralara bakarak insan sormak durumunda kalıyor.
Türkiye’de gerçeklerin peşinde miyiz, yoksa kendi amacımıza uygun
şeyleri gerçek diye kabul ettirebilmek için yalan, doğru belgeler
üretip iddialar yapıp, iftiralar yapıp, suikast vehimleri ortaya atıp
ülkeyi karıştırmaya mı çalışıyoruz? Ne oldu o suikast iddiası? Suikastı
yaptığı düşünülen 8 kişi tahliye edildi, her birisi işinin başına geçti
ama orada soruşturma devam ediyor. Yani, acaba bu suikast iddiası bir
gerçeği değil de bir fırsatı elde etmek için bilinçli olarak mı ortaya
atıldı bu sorular üzerinde durulması gereken sorular niteliğinde.
Değerli arkadaşlarım, yani bir baktık, falan kişi falan kişiye suikast
yapıyor iddiası bir yana bırakıldı, Türk Silahlı Kuvvetlerin yüreğine,
kalbine yönelik bir soruşturma haftalardır sürdürülüyor. Yani bu
soruşturmanın altında bir itham var değerli arkadaşlarım, bir itham
var, bir şüphe var. İthamın, şüphenin hedefi falan kişi, filan kişi
olmaktan artık çıkmıştır. İthamın ve şüphenin hedefi kurum hâline
gelmeye başlamıştır. Bu şüpheye muhatap olanlar, bu ithamın muhatabı
olanlar bunu rahatlıkla karşılayabilirler ama bilinmelidir ki Türk
Milleti haftalardır Türk Silahlı Kuvvetlerine yönelik bu ithamın
sürdürülüyor olmasından rencide olmaktadır. (Alkışlar) Bakın
Brezilya’da daha bugün basında var. Silahlı Kuvvetlere yönelik bir
soruşturma girişimi yapılmış komutanlar “biz derhal istifa ediyoruz”
demişler ve onun üzerine soruşturma konusu da askıya alınmış.
Şimdi,
değerli arkadaşlarım, bu işlerin bir önemi, bir değeri var, bir anlamı
var, bir sonucu var. Sonucu, sen şahsen, kim olursan ol sen şahsen
ödüyor değilsin, sonucu kurum ödüyor, bedeli kurum ödüyor, Türkiye
ödüyor, Türkiye’nin güvenliği ödüyor, saygınlığı ödüyor. Anayasanın,
hukukun üstünlüğü, devlet kurumlarının değeri, saygınlığı erozyona
uğruyor. Olur olmaz, haklı haksız, yalan yanlış suçlamalar, bir üç beş
ifade edilir, bir şey çıkmadı canım diye teselli bulunur, böyle bir
manzara seyredilir mi? Ciddi olacak, herkes yaptığı iddianın hesabını
verecek. Yaptığı iddia doğru çıkarsa tamam, çıkmazsa ama onun hesabını
da o verecek. (Alkışlar) Ne oldu Dursun Çiçek’e yönelik ithamı yapanlar
onun hesabını verdiler mi? Unutuldu gitti. Bunu vicdan kabul eder mi?
Bu zulüm değil mi, bu haksızlık değil mi? Ne oldu? Suikast yaptı diye 8
kişi alındı, ne oldu? Soruşturuluyor. Soruşturulsun bakalım ne çıkıyor.
Krokiler ortada, iddialar ortada ne oldu? Komutanını öldürme ithamıyla
intihara sürüklenen albayın vicdan azabını nasıl unutabiliyorsunuz?
(Alkışlar) Bunları kişisel olaylar diye geçiştirmek mümkün değildir.
Değerli
arkadaşlarım, bir toplumda eğer bir tek kişiye haksızlık yapılır,
toplumun geri kalanları bu haksızlığı bilir, görür ve susarsa o
toplumun tümü o haksızlığa layık hâle gelmiş demektir. (Alkışlar) İşte
biz bu vicdani görevimizi yapmaya çalışıyoruz. Bu haksızlığı görüyoruz
ve kabul etmiyoruz diyoruz, biz kabul etmiyoruz. Herkesi
yıldırabilirsin, susturabilirsin, korkutabilirsin, vicdanlara ipotek
koyabilirsin ama bu toplumda o ipoteğe hayır diyecek birileri mutlaka
çıkacaktır. (Alkışlar)
Değerli
arkadaşlarım, bunlar sıradan olaylar, demokratikleşmenin gereği!
Türkiye demokrasiye gidiyormuş, demokrasiye giderken değişim
yaşanıyormuş, bu değişimin bunlar bedelleriymiş, olurmuş böyle olaylar,
son moda bu. Türkiye diktaya değil demokrasiye gidiyormuş! Demokrasiye
gidişin bunlar aşamalarıymış. Değerli arkadaşlarım, bu ne biçim
demokrasi? Yani Türkiye demokrasiye gidiyormuş! Demokrasiyi Türkiye’de,
Allahınızı severseniz, yargı mı önlüyordu? Yani yargı mı Türkiye’de
demokrasinin önündeki engeldir? Yargıyı hedef alıp yargıyı yıldırıp
susturup etkisizleştirip demokrasinin önünü açmanın mümkün olduğu nasıl
iddia edilebilir? Şimdi, referandumla ilgili kanun teklifini
getirdiler, yakında Anayasa değişikliği projesini ortaya atacaklar,
dikkat edin, anayasa değişikliği projesinin temelinde Hâkimler Savcılar
Yüksek Kurulunun yapısının değiştirilmesi var. Amaç, Hâkimler Savcılar
Yüksek Kurulunu, yani yargının kalbini, yani yargının beynini, kimin
Yargıtay’da üye olacağına, kimin Yargıtay’ın yönetiminde söz sahibi
olacağını belirleyen ana organı kontrol altına almak. Kimin kontrolü
altına almak? Siyasetçilerin. Şimdi, Türkiye demokrasiye gidiyormuş
diyen o çok bilgili, çok değerli, çok uzman arkadaşlarıma soruyorum:
Türkiye’de siyasetçilerin AKP parlamento çoğunluğunun Hâkimler Savcılar
Yüksek Kurulunu oluşturmasını, demokrasinin, özgürlüklerin
yaygınlaşmasının bir yansıması olarak nasıl değerlendirebiliyorlar? Bu
parlamentonun beşte 4’ü dokunulmazlık zırhı altında yargıdan kaçan
insanlardan oluşmaktadır. (Alkışlar) Yani kendi muhtacı himmet bir
dede, nerede kaldı vatandaşa hizmet ede. (Alkışlar) Yani kendi hesabını
vermemiş, kendi itham altında, kalpazanlıktan itham altında… (Alkışlar)
Bunlar şimdi yargıç seçecek olanları seçecek. Yani yargının özünü
bunlar belirleyecekler, bu da demokrasinin Türkiye’de çiçek açması
olacak! Değerli arkadaşlarım, çocuk mu aldatıyorsunuz? Dünyanın hangi
demokrasisinde parlamentonun beşte 4’ü dokunulmazlık zırhı sayesinde
yargının önüne çıkmaktan kurtulmuştur? Türkiye’deki bir dokunulmazlık
uygulaması hangi Batı demokrasisinde vardır? Bu olmadan öyle bir heyete
nasıl olurda siz, Anayasa Mahkemesine üye seçme, Hâkimler Savcılar
Yüksek Kuruluna üye seçme hakkını verirsiniz? O Anayasa Mahkemesi ki bu
insanları belki Yüce Divan olarak yargılayacak. (Alkışlar) Yani
milletvekillerini Yüce Divan olarak belki yargılayacak olan heyetin
seçimini, Hâkimler Savcılar Yüksek Kurulunun seçimini, Anayasa
Mahkemesi üyelerinin seçimini bu heyete şu andaki sanıklara bırakacağız
ve bunun demokrasinin gereği olduğunu düşüneceğiz. Değerli
arkadaşlarım, bir ülkenin sağduyusuyla, mantığıyla bu kadar sorumsuzca
oynamaya kimsenin hakkı yoktur. Yani Türkiye’de demokrasiye doğru
gidiyormuşuz! Demokrasiye doğru gidişi bu Yargıtay mı önlüyor? Yargıtay
Başkanı mı bunun önündeki engel? Türkiye’nin hâkimleri mi demokrasinin
önünde engel? Medya mı engel kardeşim? Medyayı susturursanız Türkiye
demokrasiye mi geçecek? Hangi gazete patronunun ne zaman patronluktan
istifa etmesi gerektiğini Başbakanlar tayin edince o ülke daha
demokratik mi olacak? (Alkışlar) Gazetenin genel yayın yönetmeninin
işine son verilmesi gerektiği talimatını başbakanlar verince o ülkede
basın özgürlüğü daha bir güvenceli mi olacak? Bunların hepsi çok büyük
baskılar ve asıl en büyük baskı sansürün ötesinde oto sansür değerli
arkadaşlarım. Bakın, Yargıtay Başkanı konuştu, kaç tane gazetenin
birinci sayfasında bu haber oldu? Bir bakın, bir bakın. Kusura bakmasın
gazeteci arkadaşlarım, onları suçlamak için söylemiyorum, bir acı
gerçeği tespit etmek için söylüyorum. Onlar da haklı tabii, bu şartlar
altında koyamayız diyorlar, koyamıyorlar. Yargıtay Başkanının “Yangın
var” lafı birinci sayfaya giremiyor değerli arkadaşlarım. (Alkışlar)
Değerli
arkadaşlarım, acı bir tablo. Bunu demokrasiye gidiş olarak anlamak
gerçekten olağanüstü bir olay. Hele bir başka ekol daha var. Diyor ki,
“Ortada bir diktaya gidiş varsa bunun sorumlusu muhalefettir” diyor,
bir de bu var. Ya, bu gidiş yıllar önce ilan eden biziz. Bu gidişe
karşı en büyük mücadeleyi veren ama bu mücadelesini senin sayfalarına,
sütunlarına, köşene taşıyamayan yine biziz. Bu mücadeleyi aştığımız
zaman görmezlikten gelen sizsiniz. Şimdi geldiğimiz noktada çıkmış,
“Efendim, muhalefet bunu fırsat veriyor.” Ah sevsinler canım, ah
sevsinler… (Alkışlar)
Değerli
arkadaşlarım, Türkiye’de demokrasiyi üniversiteler mi tehdit ediyor?
Susturuldu. Sendikalar mı tehdit ediyor demokrasiyi? Her birisi
yıldırıldı, susturuldu. Türkiye’de demokrasiyi hak talep eden, sokakta
yürüyen işçiler, eczacılar, gençler mi tehdit ediyor? Hepsi susturuldu,
yıldırıldı. Türkiye demokrasiye gidiyormuş. Sen yazı yazamayacaksın,
hadi senin içinden geçmiyor diyelim, içinden geçen arkadaşımız yazı
yazamayacak, yazsa onu koyamayacaksın, ondan sonra Türkiye demokrasiye
doğru gidiyor diye bize fetva vereceksin. Basının korktuğu, ürktüğü,
yıldığı, basın patronlarının görevinden ayrılmak zorunda bırakıldığı,
genel yayın yönetmenlerinin ayrılmak zorunda bırakıldığı, gazete
kadrolarının tanzim edildiği siyaset tarafından bir toplumda basın
özgürlüğünden söz etmek mümkün mü? (Alkışlar) Devletin bankalarının,
kamu bankalarının paralarıyla gazete satın aldırılan, medya imal
ettirilen, Türkiye’deki yayıncılığın neredeyse yüzde 70’ini zaten
mülkiyet yoluyla kontrol etmiş, yüzde 30’unu da yıldırıp susturmuş,
doğru dürüst gazetecilik yapamaz hâle getirmiş, haberleri göremez hâle
getirmiş bir anlayış Türkiye’de egemen olacak, sonra siz bize ince
tahlillerle demokrasi nutukları atacaksınız, bunun hiçbir inandırıcı
tarafı yok değerli arkadaşlarım. Gidişat, hiç şüphe yok ki demokratik
bir doğrultuda değildir, bir kişisel hegemonyanın, ısrarla yıllardan
beri söylediğim gibi, toplumun her kesimine hakim kılınması
doğrultusundadır. Şimdi, bu manzara karşısında değerli arkadaşlarım,
çare millettir. (Alkışlar) Yani çok açık, çok net, bu gidişat
karşısında Türkiye’nin çıkış yolunu ortaya koyacak tek bir güç
kalmıştır, o da milletin ta kendisidir. Bir kez daha bu gerçeği
yaşıyoruz. (Alkışlar) Bir kez daha yaşayarak Türkiye olarak bu gerçeği
görüyoruz. Demek ki iktidarlar her gücü susturabilir, her gücü
yıldırabilir, herkesi diz çöktürebilir, gerçekleri konuşamaz hâle
getirebilir. Nereye kadar? Millet onlara dur artık yeter deyinceye
kadar. (Alkışlar) Şimdi Türkiye’nin öyle bir noktaya gelmekte olduğunu
görüyorum, çok açık, çok net. Bakınız, bir süreden beri Başbakan, “bu
erken seçim nereden çıktı?” diye kıyameti koparıyor. “Vatana ihanettir”
diyor, herkesi suçluyor. Şunu düşünmek lazımdır: Bu seçim lafı nereden
çıktı? Seçim lafını falan siyasi lider, filan siyasi parti telaffuz
etti öyle çıktı diyorsanız bunun inandırıcı bir tarafı yok. O siyasi
lider, o siyasi partiler çok laf ediyorlar, hiçbirisi Türkiye’nin
gündemine oturmuyor. Bu konu nasıl oldu da Türkiye’nin gündemine
oturdu? Bunun altında yatan bilinmelidir ki, siyasi partilerin söylemi
değil milletin ihtiyacı, milletin bekleyişi, milletin bu gidişat böyle
devam edemez, etmemeli, bu işin sonu iyi değil, çıkış yolu bir an önce
seçimdedir. Bir seçim yapılsa da biz el koysak, ben el koysam, el
koyacak diye düşündüklerinizin hiçbirisinin mecali kalmadı, sıra bana
geldi, getirin sandığı ben halledeyim diye düşünmesinden
kaynaklanmaktadır. (Alkışlar) Ve her erken seçim sözü, Başbakana, sen
ülkeyi yönetemiyorsun anlamına gelmektedir, bunun anlamı odur. Erken
seçim demek olmadı. Benim sürem var canım, sürem var. Kimse süreni
tartışmıyor da o süre de böyle geçerse yandık diyor millet. Böyle
geçmesin diyor. Sen bu işi kıvıramadın diyor. Sen bu işi tıkadın.
Geldin çıkmaza soktun diyor. Ben bunu görüyorum diyor. Yaşadığım
manzaralardan görüyorum diyor. Türkiye’yi birbirine katıyorsun diyor.
Bir etnik ayrıştırma yarattın, milleti etnik köküne, kökenine göre
birbirine karşı kuşku duyar hâle getirdin, birbiriyle gerilim içine
soktun, bundan telaş duyuyorum, kaygı duyuyorum diyor. Buna bir an önce
son vermek lazım diyor. Bu senin yapacağın iş olmaktan çıkıyor diyor ve
o nedenle erken seçim sözü gündeme geliyor ve Başbakan da ondan dolayı
rahatsız oluyor. Bu rahatsızlığını muhalefete çatarak, onu bunu
suçlayarak örtbas etmesi mümkün değil. Bu rahatsızlığını Türkiye’yi iyi
yönet kardeşim, iyi yönet. Kimsenin bir telaşı yok. Bak, yıllarca sana
tahammül etti herkes. Önümüzdeki dönemi de taşırız ama Türkiye’yi
birbirine katma, Türkiye’yi doğru yönet, kurumları birbirine sokma,
birbiriyle çatıştırma. Bu manzaralar normal mi? Ekonomiye bakıyorsun iş
adamları intihar ediyor, siyasete bakıyorsun, adliyeye, yargıya
bakıyorsun memleketin en vatansever evlatları intihar ediyorlar, Albay
intihar ediyor, niye oluyor kardeşim? Canım, bir kişi oldu. Yok öyle
şey. Bunun altında ne var? İtham yapıyorsun ithamının sonunu
getiremiyorsun, ithamların fos çıkıyor; belge diyorsun belgelerin fos
çıkıyor bunun hesabını soracak insanlar sana. İktidara geldiğinizde
sorarsınız. Hayır, biz onu istemiyoruz değerli arkadaşlarım, biz
iktidara geldiğimizde hesap sormak zorunda kalmak istemiyoruz.
Türkiye’nin kardeşliğini kimse bozmasın istiyoruz. Türkiye’yi
sahiplenip kucaklayıp bünyesini güçlendirip ayağa kaldırmak istiyoruz.
(Alkışlar)
Değerli
arkadaşlarım, bu konular önümüzdeki dönemde de hepimizi meşgul etmeye
devam edecek. Artık anlaşılmıştır ki Türkiye’nin sorunu muhalefet
değildir iktidardır. Türkiye’nin sorunu muhalefetin darbeci olması
değil iktidarın komplocu olmasıdır. (Alkışlar) Türkiye’nin sorunu
budur. Türkiye niye buraya geldi? İktidar komplocu çıktığı için,
komplocu çıktı. Birbiri ardından tertipler, tezgâhlar yapıyor, artık
suçlusu olmaya başladı, yakalandı, görülüyor. İddia atıyor kıyameti
koparıyor içinden bir şey çıkmıyor ama o arada bir sürü insan
ıstıraplar yaşıyor, acılar yaşıyor, aileler, hayatlar perişan oluyor.
Niye? Ben, Türkiye’yi böyle karıştırarak kendi hedefime götürümüm.
Komplocu bir iktidarla karşı karşıyayız değerli arkadaşlarım. Ortada
kimsenin darbe yapmak istediği yok. Bunlar laf. Darbe lafı kendi amacı
için bir korkutmacı olarak kullanılıyor, bir suçlama vesilesi olarak
kullanılıyor. O darbe yapacak, bu darbe yapacak, oraya girelim, o
yandan bu yandaş, bir bakıyorsun aylarca hatta yıllarca neyle
suçlandığını bilmeden memleketin namuslu evlatları cezaevlerinde.
İddialar fos çıkıyor, tutanaklar uydurma tutanak olarak gözüküyor. Kim
söylüyor? TÜBİTAK söylüyor. Ne oldu, ne oldu kardeşim? Kim var bunların
arkasında? Kim yapıyor? Niçin yapıyor? Sen iktidarsın, bu olaylar
karşısında sen ne yapıyorsun? Her vatandaşın şerefi, haysiyeti, malı,
canı sana emanettir. Sen herkese sahip çıkacaksın. Efendim, o benim
karşımda, bana muhalif, ben onu ezdiririm, bunu söyleyemezsin,
söylersen sen saygınlığını kaybedersin, hukuki kimliğini kaybedersin,
meşruiyetini kaybedersin. Buna göz yumulmaz. Bir an önce hakkına
hukukuna saygı göster herkesin. Onu bunu yıldırarak, korkutarak,
susturarak ülkeye hâkim olamazsın. Bu gerçekler ortaya çıktı değerli
arkadaşlarım. Şimdi komplocu bir iktidar tehdidine karşı Türkiye
vakarını, hukukunu, saygınlığını koruyacaktır. Bu mücadeleyi elbirliği
ile götüreceğiz. En olumsuz koşullar altında da olsa, bu mücadelemizi
mutlaka başarıya ulaştıracağız çünkü millet hükmünü vermiştir, kararını
vermiştir. Bakın, Başbakan diyor ki “Baykal, işte yüzde 30’un altında
diyor bizim için. Bir daha ben parasını verip araştırma
yaptırmayacağım, ne de olsa Baykal söylüyor. Yalnız onun söylediğini
iki ile çarpın” diyor.
Değerli
arkadaşlarım, ben para verip araştırma yaptırmıyorum. Başbakanın para
verip yaptırdığı araştırmaların onun tarafından açıklanamayan
sonuçlarını ben açıklıyorum. (Alkışlar) Bu açıkladığım rakamlar benim
yaptırdığım araştırmanın sonuçları değildir, bizzat Başbakanın para
vererek kendisinin yaptırttığı ama açıklayamadığı sonuçlardır, bunları
ortaya koyuyor. Başbakanın yaptırdığı araştırma gösteriyor. Neyi
gösteriyor? Yüzde 30’un altına doğru inmiş. Bakın yüzde 47 ile başladı,
18 ayda yerel seçimde yüzde 38,5’uğa düştü, 8,5 puan oy kaybetti, 18
ayda 8,5 puan oy. Asıl oy kaybı için nedenler şimdi ortaya çıktı. Yüzde
6’dan fazla Türkiye küçüldü. Türkiye dünyanın ikinci en büyük işsizlik
yaşayan, yüzde 14’lere resmi rakamlar çıkmış, işsizlik tablosuyla karşı
karşıya ülke. Zam yağmuru bastırmış, daha da gerisi de geliyor,
gelecek. Tarımın hâli ortada, konuştuk, esnafın hâli ortada, kurumlar
birbiriyle çatıştırılmış, bu iktidara destek olmuş insanlar “Türkiye
nereye gidiyor?” diye tepki gösterir hâle gelmişler. Kürt açılımı
demişsin milleti birbirine düşürmüşsün. Herkes şikâyetçi, herkes
rahatsız. Sana oy vermiş Tekel işçileri sana oy vermeyecekler.
(Alkışlar) Sana oy vermiş olan itfaiyeciler sana oy vermeyecekler,
senin içyüzünü gördüler, senin gerçeğin ortaya çıktı. Şimdi, böyle bir
tablo içinde AKP yüzde 30’un altına düştü. Sen 18 ayda 8,5 puan
kaybettin, üstelik ne kriz vardı, ne işsizlik patlamıştı, ne zam
furyası bu hâle gelmişti, ne de Kürt açılımı vardı. Şimdi bütün bunlar
vatandaşı büyük bir tepkiye sürüklüyor. AKP’liler tepki gösteriyor.
Kürt açılımına destek yüzde 20’lere inmiş. AKP’lilerin yarısı Kürt
açılımını desteklemiyorum diyor. Senin yaptırttığın araştırmalar
bunlar, benim değil, söyleyemediğin gerçekler bunlar. Senin
söyleyemediklerini ben söylüyorum, saklama o gerçekleri milletten.
(Alkışlar) Çare millet değerli arkadaşlarım. Millet kararını aldı. Hiç
merak etmeyin, işinize bakın, görevinize sahip çıkın. Onun
tahriklerine, kavgalarına kendinizi kaptırmayın, Türkiye’ye sahip
çıkın. Sorumluluğumuzun gereğini yapın, yeni iktidara hazırlanın,
Türkiye’nin yeni dönemine hazırlanın.
Hepinize teşekkür ediyorum, sevgiler, saygılar sunuyorum. (Alkışlar)