Haberler

GENEL BAŞKAN BAYKAL: ''TÜRKİYE'NİN SORUNU MUHALEFETİN DARBECİ OLMASI DEĞİL, İKTİDARIN KOMPLOCU OLMASIDIR.. BU İKTİDAR KOMPLOCUDUR” DEDİ
#: 622
12.01.2010


GENEL BAŞKAN BAYKAL: ''TÜRKİYE'NİN SORUNU MUHALEFETİN DARBECİ OLMASI DEĞİL, İKTİDARIN KOMPLOCU OLMASIDIR.. BU İKTİDAR KOMPLOCUDUR” DEDİ



-“Çare millettir. Türkiye'nin çıkışı için tek bir güç kalmıştır. O da milletin ta kendisidir. Millet kararını vermiştir, AKP 8,5 puan oy kaybetmiştir, kaybetmeue devam edecektir”
 
-“Doğu ve Güneydoğu Anadolu bölgelerindeki 21 il, 1979'da milli gelirden yüzde 8,2 2001'de 7,7 pay alırken, 2004-2006 yılları arasında yüzde 6,9 pay aldı. O bölgeye sahip çıkmak istiyorsan, PKK açılımı yapacağına GAP açılımı yap''
 
-“Genelkurmay Başkanı ''Silahlı Kuvvetlere karşı psikolojik harekat var'' dedi. Kim yapıyor bunu? Saldırının nereye olduğunu anladık ama, saldıranın kim olduğunu anlamadık''
 
-''Haftalardır kozmik odada soruşturma devam ediyor. Türkiye'de gerçeklerin peşinde mi, yoksa kendi amacınıza uygun şeyleri 'gerçek' diye kabul ettirebilmek için belgeler üretip, iddialar, iftiralar, suikast tehditleri ortaya atıp, ülkeyi karıştırmaya mı çalışıyorsunuz? Suikast iddiasıyla gözaltına alınan 8 kişi tahliye edildi, ama orada soruşturma devam ediyor. Acaba bu suikast iddiası bir gerçeği değil de bir fırsatı elde etmek için bilinçli olarak mı ortaya atıldı?”


-“Suikast iddiası bir tarafa bırakıldı, TSK'nın yüreğine yönelik bir soruşturma haftalardır sürdürülüyor. Bu soruşturmanın altında bir itham var. İthamın hedefi falan kişi, filan kişi olmaktan çıkmıştır. İthamın ve şüphenin hedefi, kurum haline gelmeye başlamıştır. Bu şüpheye muhatap olanlar bunu rahatlıkla karşılayabilirler, ama bilinmelidir ki Türk milleti, haftalardır TSK'ya yönelik bu ithamın sürdürülüyor olmasından rencide olmaktadır.”
 
-“Yargıtay Başkanı Sayın Gerçeker,  ''Ateş bacayı sardı. Yangın büyüyor'' dedi, feryadını dile getirdi, yargının artık bağımsız olmadığını söyledi. Sayın Başkan daha önce de yargı savunmada' demişti. Yargı savunmada demek bize saldırı var demektir. Bunu önemsemek, değer vermek hepimizin görevi değil midir? Başbakan'ın kurumlar arasındaki çatışmayı görmesi için Yargıtay Başkanı'nın 'yangın var' demesi yetmiyor mu, daha ne bekliyor Başbakan?''''
 
-“Yargıtaya pazarlıkla üye atanmaz. Atanacak insanın mezhebi ne, eğitimi ne, hangi okuldan mezun? Bu sorular kulislerde dolaşıyor. Türkiye'yi kanatmayın. HSYK gündemini belirleme sorumluluğunu taşıyan Adalet Bakanının bundan uzak durması görevi kötüye kullanmaktır, görevi ihmaldir ve açık bir anayasa ihlalidir.''
 
-''Dikkat edin, anayasa değişikliğinin temelinde HSYK'nın yapısının değiştirilmesi var. Amaç, yargının kalbini siyasetçilerin kontrolü altına almak. Bu parlamentonun 5'te 4'ü dokunulmazlık zırhının altında, yargıdan kaçan insanlardan oluşmaktadır. Kendi hesabını vermemiş, kalpazanlıktan itham altında. Bunlar, şimd ikendilerini yargılayacak  yargıç seçecek?''
 
-''Hangi gazetenin patronunun patronluktan istifa etmesi gerektiğini Başbakan tayin edince, genel yayın yönetmenin işine sor vermesi talimatını Başbakan verince, o ülkede basın özgürlüğü daha mı güvencede olacak? En büyük baskı da oto sansür. Yargıtay Başkanı konuştu. Kaç tane gazetede birinci sayfada haber oldu. Yargıtay Başkanı'nın 'yangın var' lafı birinci sayfaya giremiyor''
 
-“Ergenekon'nun hukuki temelini oluşturan tutanak, sahte bir tutanaktır. Bunu kim söylüyor? TÜBİTAK. TÜBİTAK'ın yaptığı incelemede, Ümraniye'deki baskın sonucunda tutulan tutanağın, olay yerinde değil karakolda tutulduğu ortaya konulmuştur.”
 
-“Hükümet Tütün Fonunu kaldırdı. Türkiye'de yerli sigara üretimini korumaya yönelik yıllardır süren bir uygulamanın aniden ortadan kalktı. Kim talep etti, Uçan kuştan vergi almaya çalışırken Hükümet bu fonu niye birden bire kaldırdı?''
 
-''Çok büyük mali sıkışıklık içinde olduğunuzu söylüyorsunuz, kaynak arıyorsunuz, gözünüzü, memura, işçiye, işsize, emekliye, esnafa dikmişsiniz, her birisinden bir şey almaya çalışıyorsunuz, niye yabancı sigara tekellerinden Hazineye sağlanan imkanı ortadan kaldırmayı gerekli görüyorsunuz?”
 
-“Bu sizin kararınız mı sizi birileri mi zorladı? Milletin ümüğünü sıkmaya yönelik bir politika, zamlarıyla bir yandan, mali uygulamalarıyla öte yandan Türkiye'yi kuşatmaya başladı''
 
-“Maliye Bakanı dünyanın hiçbir yerinde görülmesi mümkün olmayan iktidar baskısıyla, yabancı sigara tekellerine ''derhal fiyatlarınızı artırın'' dedi. Bu, akla mantığa, vatanseverliğe, halkın çıkarlarını koruma sorumluluğuna, rekabet yasalarına aykırı” 
 

-“''Bu Hükümetin, kimin hükümeti olduğu, kimin için iktidarda olduğu, onun iktidarda bulunmasından kimin yararlandığı, bu somut olaylarla, fonun kaldırılmasıyla, fiyat yükseltilmesine zorlayan Maliye Bakanlığı uygulamasıyla bir kez daha ortaya çıkmıştır''

CHP GENEL BAŞKANI DENİZ BAYKAL’IN; 12.01.2010 TARİHİNDE GRUP GENEL KURUL TOPLANTISINDA YAPTIĞI KONUŞMA

CHP Genel Başkanı Deniz BAYKAL – Sayın Başkan, sayın milletvekilleri, değerli arkadaşlarım; hepinizi içten saygılarla, sevgilerle selamlıyorum.(Alkışlar)
 
Yine çok hareketli, yoğun bir siyasal gündemle karşı karşıyayız. Gelişmeleri her zaman olduğu gibi bir kez daha bu kürsüden birlikte değerlendireceğiz. Türkiye’nin gidişatına yönelik belirsizlikleri, karanlık noktaları aydınlığa kavuşturmaya çalışacağız. Türkiye’nin gidişatının herkesi düşündürmeye başladığı artık açık bir gerçek. Bu gidişin sonunun nereye varacağını iyi niyetli herkes kendisine, çevresine soruyor ve ülkenin geleceğini endişeyle izliyor, kaygıyla izliyor. Bu konuda bir tartışma da Türkiye’de yaşanıyor. Bütün bu tartışmalara aydınlık getirmeye çalışmak bizim görevimizdir, sorumluluğumuzdur. Her zaman olduğu gibi bugün de bu görevimizi yapmaya çalışacağız. Türkiye’nin ana, temel sarsıcı gündemine geçerken yaşanan bazı gelişmelere dikkatinizi çekmek istiyorum. Son günlerde gerçekten çok yadırgatıcı bazı gelişmelere tanık olduk, bunları dikkatinize sunmak istiyorum önce.
 
Değerli arkadaşlarım, kamuoyumuz, medyamız pek üstünde durmadı ama ilgi çekici bir gelişme var. 31 Aralık akşamı, yılbaşı telaşı içindeyken herkes, hükümet bir kararname yayınlayarak Tütün Fonunu kaldırdı, yani Türkiye’nin dışarıdan sigara ve işlenmiş tütün ithalatı konusunda yıllardan beri uygulamakta olduğu ve Türkiye’deki yerli sigara üretimini, yerli işlenmiş tütünü korumaya yönelik, Türkiye’nin yerli tütün üretimini sahiplenmeye, sigara üretimini sahiplenmeye yönelik yıllardan beri sürüp gelen bir uygulamayı gece yarısı, aniden yılbaşı telaşı içinde birdenbire kaldırdı. Yani hangi amaca hizmet etmek üzere kaldırıldı, kim talep etti, bu fonun kaldırılmasından hükümet ne bekliyor, uçan kuştan vergi almaya çalıştığı bir ortamda, maliyeye bir gelir kapısı niteliğinde işlev gören bu fonu niye birdenbire kaldırdı anlamak mümkün değil, tütün fonu kalktı. Yani bunu gerektiren ne var? Türkiye dışarıdan işlenmiş tütün ithal ediyor, sigara ithal ediyor ama bunun belli bir vergisini de hükümet bu zamana kadar alıyor idi. Şimdi vergisini almaktan da, fon almaktan da vazgeçiyoruz, sigara konusunda, tütün konusunda Türkiye açık pazar hâline, hükümetin tercihiyle, dönüştürülüyor. Garip… Garip… Yani çok büyük mali sıkışıklık içinde olduğumuzu söylüyorsunuz, kaynak arıyorsunuz, gözünüzü emekliye dikmişsiniz, gözünüzü memura dikmişsiniz, işsize dikmişsiniz, esnafa dikmişsiniz, her birisinden bir şey almaya çalışıyorsunuz, niye yabancı sigara tekellerinin Türkiye’deki, Türkiye piyasasına yönelik sigara satışları konusunda hazineye sağlanan bir imkânı ortadan kaldırmayı gerekli görüyorsunuz? Bu, sizin kararınız mı, sizi birileri mi zorladı bunu anlamak mümkün değil. Yani birdenbire öyle anlaşılıyor ki milletin ümüğünü sıkmaya yönelik bir politika zamlarıyla bir yandan, mali uygulamalarıyla öte yandan Türkiye’yi kuşatmaya başladı. Bunu anlamaya çalışırken dün, daha da ilgi çekici bir gelişmeye tanık olduk. Hükümet sigaraya zam yaptı biliyorsunuz, maktu vergiyi de artırdı, nispi vergiyi de artırdı. Türkiye’de çalışmakta olan çok önemli uluslararası sigara firmaları var. Bu sigara firmaları birdenbire zam yaptılar. 5,5 liralık Marlboro 7,5 liraya çıktı ama bir yabancı şirket, bir Japon şirketi piyasadaki payını artırmak için bu zam hareketine katılmadı, bazı ürünlerde fiyat artışı yapmadan, kendisine verilmiş olan imkânı kullanmadan piyasadaki payını artırma politikası içine girdi. Bunu görünce zam yapan firmalar piyasadaki payı kaptırmayalım diye fiyatları indirdiler, Marlboro tekrar 5,5’a indi, yani hükümetin bir zam kararını uygulamadılar firmalar, kendi çıkarları açısından uygun gördükleri için uygulamadılar ama birde ne gördük ki Maliye Bakanı dün çıktı “Kendinize gelin, böyle bir uygulamayı kabul edemeyiz. Biz sizlerden vergi alacağız diye bu zammı getirdik. Siz, bizim alacağımız vergiye rağmen eğer zam yapmazsanız benim toplayacağım vergi azalır. Sigara fiyatlarını derhal artırın” diye. Dünyanın hiçbir yerinde görülmesi mümkün olmayan bir baskıyı, iktidar baskısını yabancı sigara tekellerine, Türkiye’de sigara fiyatını artırmayı uygun görmeyen, serbest piyasa şartları içinde uygun görmeyen yabancı piyasa tekellerine Türkiye Cumhuriyeti Hükümeti Maliye Bakanı “Olmaz böyle bir şey, artıracaksınız fiyatı” dedi ve arttırdı değerli arkadaşlarım. Bunun akla, mantığa, vatanseverliğe, halkın çıkarlarını koruma sorumluluğuna, rekabet yasalarına, tekelleşmeyi ve tröstleşmeyi ortadan kaldırmayı amaçlayan anayasa hükümlerine sığdırılabilir bir tarafı var mı? Yani Türkiye’de Maliye Bakanı, sigara tekellerinin, büyük sigara firmalarının yararları doğrultusunda onlara uygulayacakları fiyatı yüksek düzeyde dayatıyor, fiyat dikte ediyor. Rekabet hukukuna da aykırı, Anayasanın tekel ve tröstleşme yoluyla fiyat belirleme uygulamalarına karşı hükümeti görevlendiren maddelerine de aykırı ama oluyor. Değerli arkadaşlarım, bu hükümetin kimin hükümeti olduğu, kimin için iktidarda olduğu, onun iktidarda bulunuşundan kimin yararlanmakta olduğu bu somut olaylarla, fonun kaldırılmasıyla, sigara fiyatlarında şirketlere rağmen fiyat yükseltilmesini zorlayan Maliye Bakanlığı uygulamasıyla bir kez daha ortaya çıkmıştır. (Alkışlar) Gerçekten çok kavranması imkânsız garip bir manzara, Türkiye’de bu işler oluyor. Hükümet, “Bindirin fiyatları” diyor. “Bindirin ki ben de payımı alayım.” Ya, sen payını alacaksın, firmalar daha çok payını alacak. Kimin sırtından alacak? Milletin sırtından alacak. Milletin sırtından sen pay alacaksın diye yabancı sigara şirketlerinin daha da çok kazanmasını zorlamanın nasıl bir kamu yararı anlayışıyla, sorumlu bir devlet politikasıyla bağdaştırılabileceğini anlamak gerçekten mümkün değildir. Yeni yıla böyle bir tabloyla başladık. Yani 2010 yılı, Hükümet, tütün konusunda kendisini ortaya koydu. Bu hükümet, tekel işçileri konusunda en dayatmacı mücadeleyi veriyor, onlara karşı her türlü baskıyı, copu, dayağı, bilmem işte gaz sıkmayı kendisine hak biliyor ama yabancı tekellere “daha çok zam yapın, daha çok kazanın” diye garip baskılar yapıyor. (Alkışlar)
 
Değerli arkadaşlarım, bu gerçekten üzüntü verici bir tablo. Ama gerçekleri kavramamız bakımından bu hükümetin röntgenini çekme, niteliğini, kimliğini anlama, teşhis etme bakımından bunlar çok önemli ipuçlarıdır. Bunu, bu milletin iktidarı, halkın iktidarı, vatandaşın, tüketicinin iktidarı olarak anlamak bir kez daha mümkün olmamıştır, gerçek bir kez daha ortaya çıkmıştır.
 
Değerli arkadaşlarım, hükümetin izlediği ekonomi politikasının yarattığı sorunları, sıkıntıları hepimiz çok iyi biliyoruz. Gerçekten son dönemde bu sıkıntılar artık inkâr edilemez bir nitelik kazandı ve bunun sonuçlarını hep beraber görmeye başladık. Bakın bugün geldiğimiz noktada, Ziraat Mühendislerinin dün bir teknik genel kurulu vardı. Orada değerli konuşmacılar bir kez daha bu gerçekleri bir kez daha vurguladılar, hep beraber gördük. Türkiye, ekili alanlarının 32 milyon hektarını bu hükümetin yanlış uygulamaları sonucunda tarım dışına çıkarmıştır. Yani bir talan alanı olarak, bir rant alanı olarak, bir arsa spekülasyonu alanı olarak, bir ticarileşme fırsatı olarak, ikame edilmesi mümkün olmayan, yerine yenisini koyamayacağınız, Allah’ın lütfü, en verimli, en bereketli 2 milyon hektar tarım arazisi, en mümbit tarım arazisi bu iktidarın rant talanının, çıkar kavgasının kurbanı olmuştur. Ülkenin yaşadığı sıkıntıları anlama bakımından bunlar unutulmaması gereken temel noktalar. Yine aynı şekilde 1,4 milyon küçük ve büyükbaş hayvan varlığı bu iktidar döneminde, 2002-2008 sonu ortadan kalkmıştır, 1,4 milyon baş hayvan varlığımız azalmıştır. Türkiye’nin nüfusu artıyor. Türkiye’nin beslenme ihtiyacı artıyor. Hayvancılık fevkalade önemli, katma değeri çok yüksek, çok önemli bir alan, hayvanı da dışarıdan ithal edelim, yiyeceğimizi de dışarıdan ithal edelim politikası bu ağır sonucu ortaya koymuştur ve bunun sonucu olarak, dikkatinizi çekmek istiyorum, 2002’de Türkiye’de tarımda yaşayan insanların yüzde 19’u, 19 küsuru, 20’nin altında bir miktar, yoksulluk sınırının içinde yaşarken, yoksul tanımlanmasının içine yerleşmişken yüzde 20’si tarımda yaşayan insanların, şimdi maalesef yüzde 31’i yoksulluk sınırının altında yaşar noktaya gelmiştir. Yani dokuz yıllık, sekiz yıllık dönemde, 2002-2009 arasında yedi yıllık dönemde AKP, yüzde 20 olan tarımdaki yoksul sayısını yüzde 31’e, yarının üzerinde artırarak çıkarmıştır. Bu tablodur işte, çiftçinin yoksullaşması dediğimiz olay budur. Tarımda çekilen sıkıntıyı ortaya koyan somut ekonomik gerçek işte budur değerli arkadaşlarım. Bunun altında tabii AKP’nin destekleme konusundaki yanlış uygulaması yatıyor. AKP, 2007 yılından bu yana özellikle, tarıma verilen destekleri sistematik olarak azaltmıştır. “Gayri safi milli hâsılanın yüzde 1’i kadar tarıma destek vermeliyiz” diye yasa çıkarıldığı hâlde, kendileri yasa çıkardıkları hâlde, bu hiçbir zaman gerçekleşmemiştir. 2007 yılında binde 66, yüzde 1’in altında, yüzde yarımın biraz üzerinde bir oranda gayri safi milli hâsıla içinden çiftçiye destek uygulaması yapılmıştır. Bu yüzde 66 olan rakam sürekli olarak aşağıya doğru inmiştir. 2008 yılında binde 0,61’e ve 2009 yılında binde 48’e, yani yüzde 1’in, yüzde yarımın altında bir düzeye maalesef inmiştir. Bu yıl 0,54 başlangıç hedefi ilan edilmiştir ama uygulamanın bunun altında olacağı çok net olarak gözüküyor çünkü bir süre sonra bütçedeki başlangıç ödenekleri indirilecektir. İndirilince tarıma yönelen destek de hiç kuşkusuz azalacaktır. Yani çiftçinin beli işte buralardan bükülmektedir değerli arkadaşlarım. Ekilen tarım arazisi azalmaktadır, yoksul sayısı artmaktadır ve destekleme oranı hızla azalmaktadır. Bunun sonucu traktör satışları çok düşmüştür mesela. Size son yılların ilgi çekici rakamlarını vereyim. 2006’dan itibaren, 2006’da 28 bin 386 olan traktör satışı 2007’de 24 bin 41’e, 2008’de de 14 bin 621’e inmiştir. Bu, Türkiye’deki tarımın nasıl gerçekten bir sıkıntı içinde olduğunu bize çok açıkça göstermektedir.
 
Değerli arkadaşlarım, bu tablo düşündürücü bir tablodur. Türkiye, inşallah yeni bir başlangıç yapacak önümüzdeki ilk fırsatta sandık milletin önüne gelince Türkiye’de yeni bir iktidar oluşacak, yeni bir dönem açılacak hiç kuşku duymuyorum. (Alkışlar) Bu dönemde en temel önceliği taşıması gerektiğine inandığım sektörlerin başında tarım sektörü geliyor. Bu yeni dönemde tarıma Türkiye yeni bir anlayışla, yeni bir dikkatle, yeni bir heyecanla sahip çıkmalıdır çünkü tarıma sahip çıkarak Türkiye sadece toplumsal refahı korumakla kalmayacaktır toplumsal istikrarı da, barışı da güvence altına alacaktır. Türkiye’nin yaşadığı pek çok sorunun, sıkıntının altında hepimiz çok iyi biliyoruz ki ana neden olarak Türkiye’de tarımın boşalması, insanların çalıştıkları yerlerden ayrılmak zorunda bırakılması gerçeği yatıyor. Bakınız yine bir başka gerçeğe dikkatinizi çekeyim. Bu tarım deyince GAP en önemli konu, en öncelikli konu. Türkiye’nin bir şeref projesi, bir onur projesi olması gereken bir konu. Türkiye’nin ekonomisini, Türkiye’nin sosyal barışını, istikrarını en ciddi şekilde destekleyecek bir büyük proje. Bu projede çok büyük emek verildi, çok büyük harcama yapıldı, yıllardan beri, on yıllardan beri Türkiye bu konuda büyük gayret gösterdi ama şimdi orun ürününü toplama, meyvesini toplama noktasında maalesef Türkiye’nin eli ayağı tutuldu, enerji yatırımları tamamlandı, sulama yatırımları kendi kaderine terk edildi. Derhal Türkiye GAP bölgesindeki sulama projelerini sahiplenmek ve sonuçlandırmak durumundadır. Bu en temel önceliktir. Bu konuda atılacak adımın Türkiye tarımını ayağa kaldırması söz konusudur. Çukurova’nın yerine iki tane daha Çukurova’yı GAP’la eklemek mümkün olacaktır. Oradaki insanların hem ekonomik refahlarını hem işsizlikle mücadele konusunda en büyük desteklerini GAP projesi oluşturacaktır hem de bölgenin barışına, huzuruna en büyük katkıyı getirecektir. Bu konuda AKP tam bir ilgisizlik içindedir. Sıkıştığı zaman nutuk atmakta ama gereğini kesinlikle yerine getirmemektedir. Bu çerçevede bakın, dikkatinizi çekmek istediğim bir temel ana gelişme de, Doğu ve Güneydoğuda AKP’nin izlediği ekonomi politikasının resmi rakamlarla ortaya çıkan tablosu. Açıklanan verilere göre, Doğu ve Güneydoğudaki 21 ilde 1979 yılında milli gelirden alınan pay yüzde 8,2 iken, 2001’de 7, 7’ye düşmüş, 2004-2006 arasında yüzde 7’nin de altına, 6,9’a düşmüştür. Yani Doğu ve Güneydoğu illerimizin milli gelir içindeki payı AKP iktidarı döneminde düşündürücü olması gereken bir düzeyde gerilemeye başlamıştır. Bu tablo işsizliğin nereden kaynaklandığını, o bölgedeki sıkıntıların, sorunların temelinde nasıl bir ekonomik çarpıklığın yattığını bir kez daha hepimize göstermektedir. O bölgeye sahip çıkmak istiyorsan PKK açılımı yapacağına GAP açılımı yap, GAP açılımı. (Alkışlar) Bir an önce o bölgedeki insanların gerçek sorunlarını, ekonomik sorunlarına, sosyal sorunlarına, işsizlik sorunlarına çare oluşturacak çözümleri ortaya koyma ihtiyacı vardır.
 
Değerli arkadaşlarım, bu konularda Cumhuriyet Halk Partisi olarak çok büyük bir dikkat ve duyarlılık içindeyiz. Her vesileyle bu konudaki anlayışlarımızı ifade ediyorum. Bakınız işsizlik konusunda Cumhuriyet Halk Partisinin bir temel anlayışını bir kez daha bu vesileyle de ifade etmek isterim. Türkiye’nin işsizliği yenmek için öncelikle yeni bir kalkınma politikası ortaya koymasına ihtiyaç vardır. Türkiye’nin ekonomi politikasını kalkınma anlayışını, yeniden düşünmesi mutlak bir zorunluluktur çünkü bugün Türkiye’de izlenen politika işsizliği azaltmıyor, artırıyor. Yani birileri bu politikadan nemalanıyor, zenginleşiyor, bu politikadan, bu politika birilerinin işine yarıyor, Türkiye’nin içindeki ve dışındaki birilerinin, ama milletin işine yaramıyor, işsizin işine yaramıyor. Türkiye, işsizi sahiplenen bir ekonomi politikası ortaya koymak zorundadır.
 
Değerli arkadaşlarım, bu politikanın ortaya koyması gereken temel hedef Türkiye’nin rekabet üstünlüğünü ortaya koymasına fırsat verecek bir politikalar demetini, mali politikalar demetini, kur politikaları demetini, faiz politikaları demetini ortaya koymasına ihtiyaç var. Öyle bir politikalar demeti ortaya koyacaksınız ki bu Türkiye’yi üretim alanında avantajlı hâle getirecek, üretim yapmayı özendirecek, yatırım yapmayı özendirecek, ithalatı değil ihracatı teşvik edecek. Eğer izlediğiniz politika ihracatı değil, ithalatı teşvik ederse, yatarımı değil eğer repoyu teşvik ederse, eğer kur politikanız yatırım yapmayı, üretim yapmayı değil durduğunuz yerden para kazanmayı destekler bir nitelikte ortaya çıkarsa, ekonomi şişmiş gibi gözükebilir ama insanlar işsiz kalır, toplumun refahı bir türlü yükselmez ve Türkiye de dış dünyayla ilişkilerinde borçlanan, borçlanmaya mecbur, giderek daha çok mecbur, giderek daha çok mahkûm, borçlanmak için daha çok kaynak transfer eden, taviz veren, elindeki avucundakini satan, özelleştirme yapan, yüksek faiz veren bir ülke konumuna dönüşür, kırılması gereken bu temel anlayıştır değerli arkadaşlarım. Bunun önemini kavrayacaksınız, ona göre politikalar ortaya koyacaksınız, o doğrultuda şartların elverdiği ölçüde, elbette kolay bir iş olduğunu ifade etmek istemiyorum ama bunun önemini kavrayacaksınız ve bu doğrultuda bir politika geliştireceksiniz.
 
Değerli arkadaşlarım, bakınız bölgesel kalkınma politikalarını koyacaksınız. Böyle afaki genel politikalarla bu iş gitmez. Güneydoğuya kendine özgü politika koyacaksınız. Efendim, ekonomik işletmeler zarar ediyor, kapattık demeyeceksiniz. Ekonomik işletmeler zarar etse de oraları canlandıracaksınız, güçlendireceksiniz. İşsizlikle mücadele için ekonomi politikanızda böyle temel tercih değişiklikleri yapmanıza ihtiyaç vardır. Tarım ve hayvancılık konusunun önemini kavrayacaksınız. Tarım ve hayvancılık geriledi mi işsizlik artar. O işsizliği mas edemezsin, sünger gibidir tarım ve hayvancılık işsizliği emer, işsizliği tutar. (Alkışlar) Eğer tarım ve hayvancılığı batırırsan, bitirirsen, kendi kaderine teslim edersen o işsizliği ememez, işsizlik büyük şehirlerin etrafına yığılır, her türlü sosyal dert, her türlü siyasal dert oralardan ortaya çıkar. Sonra görürsünüz, 7 yaşındaki çocuklar, 5 yaşındaki çocukla r sokaklarda dilenmeye mecbur bırakılır, kendi aralarında çete kavgaları başlar. Bütün bunların altında yanlış politikalar yatıyor değerli arkadaşlarım. Türkiye’ye sahip çıkmak lazım, Türkiye’ye sahip çıkmak için de Türkiye’nin çiftçisine ve toprağına sahip çıkmak lazım. (Alkışlar) 
 
Turizme ve eğitime özel önem vereceksiniz. Mesleki eğitimi önemseyeceksiniz. Eğitim boş, masa başı teorik eğitim değil, iş ve meslek eğitimi, üretim eğitimi olacak. Eğitimi bir meslek eğitimi olarak anlayacaksınız ve bu çerçevede gerçekleştireceksiniz. Turizmin çok büyük istihdam potansiyeli var. Bunu en iyi şekilde değerlendireceksiniz, onun gerektirdiği eğitimi öngöreceksiniz ve sağlayacaksınız. Aynı şekilde mali mülahazanın, mali kaygının üretimi ve yatırımı engellemesine izin vermeyeceksiniz. İzleyeceğiniz vergi politikası, izleyeceğiniz maliye politikası sadece kimden ne bulursam kapayım anlayışıyla olmayacak, eğer parasını kapmaya çalıştığınız insan onu yatırıma, üretime ve istihdama dönüştürme süreci içindeyse ona özel bir ilgiyle, özel bir anlayışla yaklaşacaksın. Mali mülahaza her şeyin sonucu değildir. Mali politikayla ülkeyi kalkınmaktan alıkoyabilirsin, nitekim Türkiye şimdi onu yapıyor. Çalışan insanların üzerinde yarıya yakın yük var, yani insan çalıştırmak cezalandırılan bir iş hâline geldi. Devlet, istihdamdan da para kazanmayı amaçlıyor. Bu politikayla istihdamı teşvik edemezsin, istihdamı teşvik edemezsen yatırımı ve üretimi teşvik edemezsin.
 
Değerli arkadaşlarım, bütün bunlar temel noktalardır. Bakınız bizim işsizlikle mücadele için eğitim ve entegrasyon güneydoğuda bir ana politika olacaktır. Eğitimi bölgesel kaynaşma için, o bölgenin çocuklarının Türkiye’nin kaderine sahip çıkmalarının önünü açabilmek için, iyi insan olarak, iyi vatandaş olarak, kimliği ne olursa olsun, etnik kökü kökeni ne olursa olsun Türkiye Cumhuriyetinin dürüst, iyi vatandaşları olarak onları yetiştireceksiniz. (Alkışlar) KOBİ’leri ve bağımsız girişimcileri sahipleneceksiniz. Onların her birisine özel uygulamalar yapacaksınız. Teşvik politikamızda başarılı olmuş insanları cezalandıran bir anlayışın içine girmeyeceksiniz. Türkiye’nin bugün uyguladığı teşvik politikası kendi başarısıyla belli bir noktaya gelmiş olan işletmelere yapay desteklerle rakip çıkarma anlamında bir teşvik politikası ve bu, bizim elde ettiğimiz başarıyı da tehlikeye atan bir tablo oluşturuyor. Yani bunları şunun için söylüyorum: Cumhuriyet Halk Partisi olarak bizim Türkiye’nin önümüzdeki dönemde karşı karşıya bulunacağı sorunlarla ilgili çok temel ve net tercihlerimiz vardır. Ne yapacağımızı biliyoruz değerli arkadaşlarım, Cumhuriyet Halk Partisi olarak nerede ne yapacağımızı çok iyi biliyoruz. (Alkışlar) Türkiye’nin nasıl bir eğitim politikasına ihtiyacı var biliyoruz, nasıl bir tarım politikasına ihtiyacı var biliyoruz. Türkiye’nin bu alanda en ciddi birikim sahibi nitelikli kadroları, Cumhuriyet Halk Partisinin bu görüşlerini geliştirmek için büyük gayret gösteriyorlar. Hepimiz bu sorumluluğumuzun, Türkiye’nin yeni bir başlangıç yapması sorumluluğunun bilincindeyiz, farkındayız, buna da en sorumlu, en dikkatli bir şekilde hazırlanıyoruz. (Alkışlar)
 
Değerli arkadaşlarım, son zamanlarda Türkiye ciddi tartışmaların içinden geçiyor. O konulara da şimdi geliyorum ama ona geçmeden önce Türkiye’de ortaya çıkan, bazı anlamlı kamuoyunun belki yeterince dikkat göstermediği gelişmelere de dikkatinizi çekeyim. Önce Deniz Feneri ile ilgili gelişmeleri izliyor musunuz? Ne oluyor, unuttuk mu Deniz Fenerini? Türkiye böyle bir olay yaşadı mı, yaşamadı mı? Ne oluyor? Nasıl gidiyor haber yok. Almanya bu konuyu dikkatle takip ediyor ve Türkiye’nin gündemine de ancak Almanya’daki yargı sisteminin atacağı adımlar dolayısıyla konu gelebiliyor, ancak o vesileyle biz ne oluyor diye öğreniyoruz. Türkiye’de son günlerde yapılan çalışmaların ortaya koyduğu bir gerçeği burada sizlerle paylaşmak istiyorum. Önce Deniz Feneri dosyasıyla ilgili olarak İçişleri Bakanlığı bile, şimdiki İçişleri Bakanlığı bile, müfettişler aracılığıyla yaptığı incelemede yolsuzlukların bulunduğunu tespit etmiştir. İçişleri Bakanlığının resmi raporunda Deniz Feneri ile ilgili yolsuzlukların tespit edildiği ifade edilmiştir.
 
İki: 17 milyon liranın, eski rakam olarak 17 trilyon liranın, yurt dışına kaçırıldığı, Türkiye’de toplanıp yurt dışına kaçırıldığı ve orada yurt dışına aktarılan bu paranın nerede nasıl kullanıldığının bilinemediği tespit edilmiştir. Yani burada belki sevindirici bir şey var. Türkiye dışarıya iane desteği veriyor, yani insanlarımızın hayırseverlikleri, yardımseverlikleri, fedakârlıkları, yoksullara, efendim işsizlere, eğitimsizlere sahip çıkma konusundaki büyük derin duyarlılıkları, insani, ahlaki, İslami duyarlılıkları artık Almanya’ya, Almanya’daki boynu büküklere, Almanya’daki işsizlere, Almanya’daki yoksullara, Almanya’daki kimsesizlere destek olacak şekilde de herhâlde transfer ediliyor. Şimdi siz kötü niyetle diyeceksiniz ki ya, sen ne konuşuyorsun, Almanya’da kimsesizlere gitmiyor, bu tezgâhı kuranlar, Almanya’da istedikleri gibi kullanmak için o kaynağı oraya aktarıyorlar diyeceksiniz ama ben hâlâ iyimserlik kapısını açık tutmak istiyorum. (Alkışlar) Umut ediyorum, böyle bir şey olmayacaktır, olsa olsa biz Almanya’nın yoksullarına da yardım ediyoruzdur.
 
Değerli arkadaşlarım, yine tabii bir önemli nokta, bu Ergenekon davasının özünü oluşturan Ümraniye baskınında elde edilen silahlar, bombalarla ilgili bir gelişme olarak ortaya çıktı. TÜBİTAK’ın yaptığı inceleme sonucunda anlaşıldı ki Ümraniye’deki baskınla ilgili tutanak olay yerinde değil daha sonra karakolda tutulmuştur. Bunu kim söylüyor? TÜBİTAK söylüyor. TÜBİTAK, oradaki kayıtları esas alarak incelemiş ve demiş ki “Buradaki tutanak, yani Ergenekon’un temelini oluşturan, Ümraniye olayının özü olan, Ümraniye olayının hukuki temeli olan tutanak sahte bir tutanaktır. Hukuki şartları dışında hazırlanmış olan bir tutanaktır.” Bu bilgiyi de sizlerin dikkatinize sunmayı görev biliyorum.
 
Değerli arkadaşlarım, Türkiye’de hem bir tarihi süreç yaşanıyor hem de o sürecin geldiği her aşamayla ilgili birtakım olaylar önümüze geliyor. Dün Yargıtay Başkanın feryadını dinledik. Yargıtay Başkanı, Adalet Bakanının önünde, onun yüzüne, gözlerine bakarak dedi ki “Ateş bacayı sardı. Yangın büyüyor.” Tekrar ediyorum, “Ateş bacayı sardı, yangın büyüyor” diyor. Diyen kim? Türkiye’nin en saygın anayasal yargı kurumunun başındaki, diğerleri de saygın ama onlardan birisinin başındaki bir hukukçu Yargıtay Başkanı ve bu feryadını orada ifade ediyor. “Yangın büyüyor, yargı artık bağımsız değildir.” diyor.   
 
Değerli arkadaşlarım, şimdi bunu söyleyen insan siyasi amaçla mı söylüyor? Yani AKP ile tartışmak için mi söylüyor? Onunla bir siyasi sıkıntısı mı var? Yıllarca hizmet vermiş, bağımsız ve bu niteli ile de meslektaşları tarafından oraya uygun görülmüş, layık görülmüş bir başkan. Şu ana kadar hiçbir partizanlık yaptığına tanık olmadık. Mesleğini sahiplenen, onun gereğini yerine getiren saygıdeğer bir Yargıtay Başkanı. Şimdi bu insan, eğer geldiğimiz noktada “Yangın var” diye feryat ediyorsa, “ateş bacayı sardı” diyorsa, “Yargının bağımsızlığı ortadan kalkıyor” diyor ise, buna saygı göstermek, buna değer vermek, bunu önemsemek hepimizin görevi değil midir? Başbakan feryat ediyor, verip veriştiriyor, kurumlar arasında çatışma varmış, ne hakla bunu söylüyorsunuz? Ya, Yargıtay Başkanı söylüyor “Yangın var” diyor ya. Başbakanın, kurumlar arasındaki çatışmayı görmesi için Yargıtay Başkanının “Yangın var” demesi, “Ateş bacayı sardı” demesi yetmiyor da ne bekliyor Başbakan daha? (Alkışlar) Bir süre önce, hatırlayın, Yargıtay Başkanı çıktı dedi ki, anlarlar umut ederek “Yargı savunmada” dedi. Yani yargı, savunma kavramları hukuki kavramlar, Yargıtay Başkanı da “Yargı savunmada” deyince kimse yadırgamadı ama bunun derin bir anlamı var. Yani “Ben savunmadayım” demek bana saldırılıyor demektir. Ben saldırıya muhatabım demektir. Bana saldırı var demektir, bunu söyledi. Başbakan aldırmadı. Şimdi “Yangın var” diyor. Acaba, yangın var lafını anlar mı diye. Anlıyoruz, onu da anlamamış daha Başbakan, yangın var da yetmemiş ona.
 
Değerli arkadaşlarım, bu gerçek. Tele kulak uygulamaları ortada, telefon dinlemeleri ortada, her türlü ortada, 50 küsur hâkim dinlediniz ne çıktı Allah aşkına? Hiçbir şey çıkmadı. Peki, hâkim dinlemek için, bırakın hâkim dinlemeyi, normal bir vatandaşı dinlemek için kuvvetli şüphenin gerekmiyor mu? Kuvvetli şüphenin bulunması gerektiği hâlde siz dinleme kararı almışsınız, karar aldığınızın neredeyse tümü 56’sı, 57’si “Yok bir şey” diye geri çevrilmiş. O zaman niye dinledin, nerede kuvvetli şüphe? Kuvvetli şüphe teşhisi nerede? Ne oluyor o zaman? Anayasa Mahkemesi iptal etti, tele kulak devam ediyor, Telekomünikasyon İletişim Başkanlığı devam ediyor, Başkanı da orada, atandı. İptal etti Anayasa Mahkemesi. Dur bakalım, gerekçesi yazılsın, çıksın, yazılıncaya kadar bakalım ne olur. Böyle ülke yönetimi olur mu canım. Yargıtay’a 34 üye atanması gerekiyor. Yargıtay Türkiye’nin en önemli adli kurumlarının başında. Vatandaş, milyonlarca iyi insan adliye kapısında, mahkeme kapısında. Herkesin ihtilafı var, devletle ihtilafı var, hazineyle ihtilafı var, ormanla ihtilafı var, birbiriyle ihtilafı var, vatandaşın derdi var, dertli. Mahkemeye gidiyor milyonlarca insan, dosyalar ortada, sonunda geliyor Yargıtay’a. Yargıtay gece gündüz çalışıyor. “2 milyona yakın dosyamız var” diyor, feryat ediyor Yargıtay Başkanı. “Evlere dosya taşıyoruz” diyor. “Bayramı, geceyi gündüzü, mesai saatini unuttuk” diyor ve her dairede çalışması gereken asgari üye sayısının altına düşülmeye başlanıyor. Emekliye ayrılmalar, ölümler ve Yargıtay’daki üye sayısı yetersiz. Ne olacak? 34 yeni Yargıtay üyesinin atanması lazım, atanamıyor bir türlü, bir türlü atanamıyor. Atayacak olan Hâkimler Savcılar Yüksek Kurulu. Hâkimler Savcılar Yüksek Kurulunun gündemini Adalet Bakanı ya da müsteşarı belirliyor. Onlar da hiçbir zaman gündeme bu 34 üyenin seçimi maddesini yazmıyorlar. Yazmıyorlar ne oluyor? Kulislerde pazarlık ediyorlar. Şu kadarını bırakın ben atayayım, bu kadarını bırakın ben atayayım. Değerli arkadaşlarım, Yargıtay’a üye pazarlıkla yapılmaz, meslek vicdanının temsilcisi olan insanların kararıyla atanır. (Alkışlar) Pazarlıkla Yargıtay üyesi atanmaya çalışılıyor. Senin o atayacağın insanın mezhebi ne, eğitimi ne, hangi okuldan mezun bu sorular kulislerde dolaşıyor değerli arkadaşlarım. Gazetelere düşmeye başladı. Bugün değerli bir gazetecimiz, bu konudaki söylentileri dile getirmiş. Türkiye’yi kanatmayın. Hâkimler Savcılar Yüksek Kurulunun gündemini belirleme sorumluluğunu taşıyan Adalet Bakanının, bir ciddi ihtiyaç ortaya çıktığı hâlde, bu konuyu gündeme almaktan uzak durması görevi kötüye kullanmaktır, görevi ihmaldir ve açık bir anayasa suçudur. (Alkışlar) Yetki bende koymam, seçme, ne hâlin varsa gör, böyle bir devlet yönetimi olur mu? Böyle bir anlayış olur mu? İster seçtiririm, isterse seçtirmem, benim istediklerimi kabul edersen bakarız, böyle bir pazarlık konusu olur mu devlet düzeninde, hukukta, yargıda değerli arkadaşlarım? Böyle bir iktidarın işbaşında bulunduğu dönemde huzur olur mu? Kuruma saygı olur mu? Kurumlar arası ilişkinin, dürüst olması gereken bir ilişki olduğu söylenebilir mi? Anayasanın öngördüğü ilişki bu mudur? Çok açık, bağırıp çağırmaya gerek yok. Başbakanın nutuk atmasına, onu bunu suçlamasına, esir gürlemesine gerek yok, boş laf onlar, boş laf. Polemiği bırak, Hâkimler Savcılar Yüksek Kuruluna üyelerini seç. (Alkışlar)
 
Değerli arkadaşlarım, Silahlı Kuvvetler. Genelkurmay Başkanı çıktı dedi ki “Bize karşı psikolojik harekât var.” Söyleyen kim? Genelkurmay Başkanı. “Silahlı Kuvvetlere karşı psikolojik harekât var” dedi, “Saldırı var” dedi. Şimdi tabii soru şu: Kim yapıyor bunu? Varsa neden var? Var diyorsunuz, kim var kıldı? Saldırının nereye olduğunu anladık, saldıranın kim olduğunu anlayamadık. Başbakan beş defa konuşuyorum, sekiz defa… Ne kadar çok konuşursan o kadar iyi. Bizim konuşmandan bir şikâyetimiz yok, konuş ama avutmayı, uyutmayı, arkadan oyun çevirmeyi bırak, çok açık ol, tutarlı ol, sözünün arkasında dur. Değerli arkadaşlarım, Silahlı Kuvvetlere yönelik dava açtı Başbakan. Niye? Efendim, irtica ile mücadele belgesi diye bir belge yaptınız dedi. Ne oldu? Ne oldu değerli arkadaşlarım? O belge ne oldu? Fotokopi çıktı. Bir süre sonra birisi çıktı, dört ay sonra “Aslı bende işte” dedi, “ıslak imza var” dedi. Peki, “Ver inceleyelim” dediler. “Yok, yok. Biz kimin inceleyeceğini biliyoruz.” Kim inceleyecek? “İstanbul’daki Adli Tıp inceleyecek.” Kim bu adli tıp? Cem Garipoğlu hakkında söyledikleri bilinen, Hüseyin Üzmez hakkında söyledikleri bilinen… “Canım, biz sadece ilmin gereğini değil, kamuoyunun anlayışını da dikkate alırız” diyen bir anlayışın yönetimde bulunduğu bir adli tıp. Bu karardan bir hafta önce tayin edilmiş üyeleriyle 3 kişinin bir araya gelerek karar aldığı bir kurul. Tayin edilen kişilerin hangi kadrolaşma anlayışıyla geldiklerini herkes biliyor. Oradan yarım yamalak bir karar çıktı, olabilir de olmayabilirde falan gibi. Tamam, işte bu oldu dediler, literatürde bu böyledir. Olabilir dediğine göre bu olmuştur. Peki, gönder bir de biz görelim diyor Ankara’da da bir mahkeme var. Ankara’daki mahkeme diyor ki “Gönder bir de ben inceleyeyim” Türkiye’de bu konuda başka uzman kuruluşlar var, onlara da bir inceletelim, uluslararası kuruluşlar var, onlara da bir inceletelim, gerçek ortaya çıksın. Hayır, bir türlü gelmiyor. Niye inceletmiyorsunuz, değerli arkadaşlarım? Savcı, o ıslak orijinal dediğimiz belgeyle tutuklansın diye mahkemeye başvurdu, hâkimler inceledi, Dursun Çiçek’e sordu, hadi canım sen de dedi gönderdi, bıraktı. Ciddi bir şey yok dedi. Diyen kim? Hâkimler. Oybirliğiyle gönderdiler. Ne oldu Sayın Başbakan, ne oldu? Bir suikast iddiası dediniz haftalardır kozmik odada inceleme yapılıyor. Suikast ne oldu? Suikast sanıkları mahkemenin önüne gitti, mahkeme dedi ki ya, yok böyle bir şey, bırakın Allah aşkınıza. Mahkeme itibar etmiyor ama haftalardır orada kozmik odada soruşturma devam ediyor.
 
Değerli arkadaşlarım, yani buralara bakarak insan sormak durumunda kalıyor. Türkiye’de gerçeklerin peşinde miyiz, yoksa kendi amacımıza uygun şeyleri gerçek diye kabul ettirebilmek için yalan, doğru belgeler üretip iddialar yapıp, iftiralar yapıp, suikast vehimleri ortaya atıp ülkeyi karıştırmaya mı çalışıyoruz? Ne oldu o suikast iddiası? Suikastı yaptığı düşünülen 8 kişi tahliye edildi, her birisi işinin başına geçti ama orada soruşturma devam ediyor. Yani, acaba bu suikast iddiası bir gerçeği değil de bir fırsatı elde etmek için bilinçli olarak mı ortaya atıldı bu sorular üzerinde durulması gereken sorular niteliğinde. Değerli arkadaşlarım, yani bir baktık, falan kişi falan kişiye suikast yapıyor iddiası bir yana bırakıldı, Türk Silahlı Kuvvetlerin yüreğine, kalbine yönelik bir soruşturma haftalardır sürdürülüyor. Yani bu soruşturmanın altında bir itham var değerli arkadaşlarım, bir itham var, bir şüphe var. İthamın, şüphenin hedefi falan kişi, filan kişi olmaktan artık çıkmıştır. İthamın ve şüphenin hedefi kurum hâline gelmeye başlamıştır. Bu şüpheye muhatap olanlar, bu ithamın muhatabı olanlar bunu rahatlıkla karşılayabilirler ama bilinmelidir ki Türk Milleti haftalardır Türk Silahlı Kuvvetlerine yönelik bu ithamın sürdürülüyor olmasından rencide olmaktadır. (Alkışlar) Bakın Brezilya’da daha bugün basında var. Silahlı Kuvvetlere yönelik bir soruşturma girişimi yapılmış komutanlar “biz derhal istifa ediyoruz” demişler ve onun üzerine soruşturma konusu da askıya alınmış.
 
Şimdi, değerli arkadaşlarım, bu işlerin bir önemi, bir değeri var, bir anlamı var, bir sonucu var. Sonucu, sen şahsen, kim olursan ol sen şahsen ödüyor değilsin, sonucu kurum ödüyor, bedeli kurum ödüyor, Türkiye ödüyor, Türkiye’nin güvenliği ödüyor, saygınlığı ödüyor. Anayasanın, hukukun üstünlüğü, devlet kurumlarının değeri, saygınlığı erozyona uğruyor. Olur olmaz, haklı haksız, yalan yanlış suçlamalar, bir üç beş ifade edilir, bir şey çıkmadı canım diye teselli bulunur, böyle bir manzara seyredilir mi? Ciddi olacak, herkes yaptığı iddianın hesabını verecek. Yaptığı iddia doğru çıkarsa tamam, çıkmazsa ama onun hesabını da o verecek. (Alkışlar) Ne oldu Dursun Çiçek’e yönelik ithamı yapanlar onun hesabını verdiler mi? Unutuldu gitti. Bunu vicdan kabul eder mi? Bu zulüm değil mi, bu haksızlık değil mi? Ne oldu? Suikast yaptı diye 8 kişi alındı, ne oldu? Soruşturuluyor. Soruşturulsun bakalım ne çıkıyor. Krokiler ortada, iddialar ortada ne oldu? Komutanını öldürme ithamıyla intihara sürüklenen albayın vicdan azabını nasıl unutabiliyorsunuz? (Alkışlar) Bunları kişisel olaylar diye geçiştirmek mümkün değildir.
 
 
 
Değerli arkadaşlarım, bir toplumda eğer bir tek kişiye haksızlık yapılır, toplumun geri kalanları bu haksızlığı bilir, görür ve susarsa o toplumun tümü o haksızlığa layık hâle gelmiş demektir. (Alkışlar) İşte biz bu vicdani görevimizi yapmaya çalışıyoruz. Bu haksızlığı görüyoruz ve kabul etmiyoruz diyoruz, biz kabul etmiyoruz. Herkesi yıldırabilirsin, susturabilirsin, korkutabilirsin, vicdanlara ipotek koyabilirsin ama bu toplumda o ipoteğe hayır diyecek birileri mutlaka çıkacaktır. (Alkışlar)
 
Değerli arkadaşlarım, bunlar sıradan olaylar, demokratikleşmenin gereği! Türkiye demokrasiye gidiyormuş, demokrasiye giderken değişim yaşanıyormuş, bu değişimin bunlar bedelleriymiş, olurmuş böyle olaylar, son moda bu. Türkiye diktaya değil demokrasiye gidiyormuş! Demokrasiye gidişin bunlar aşamalarıymış. Değerli arkadaşlarım, bu ne biçim demokrasi? Yani Türkiye demokrasiye gidiyormuş! Demokrasiyi Türkiye’de, Allahınızı severseniz, yargı mı önlüyordu? Yani yargı mı Türkiye’de demokrasinin önündeki engeldir? Yargıyı hedef alıp yargıyı yıldırıp susturup etkisizleştirip demokrasinin önünü açmanın mümkün olduğu nasıl iddia edilebilir? Şimdi, referandumla ilgili kanun teklifini getirdiler, yakında Anayasa değişikliği projesini ortaya atacaklar, dikkat edin, anayasa değişikliği projesinin temelinde Hâkimler Savcılar Yüksek Kurulunun yapısının değiştirilmesi var. Amaç, Hâkimler Savcılar Yüksek Kurulunu, yani yargının kalbini, yani yargının beynini, kimin Yargıtay’da üye olacağına, kimin Yargıtay’ın yönetiminde söz sahibi olacağını belirleyen ana organı kontrol altına almak. Kimin kontrolü altına almak? Siyasetçilerin. Şimdi, Türkiye demokrasiye gidiyormuş diyen o çok bilgili, çok değerli, çok uzman arkadaşlarıma soruyorum: Türkiye’de siyasetçilerin AKP parlamento çoğunluğunun Hâkimler Savcılar Yüksek Kurulunu oluşturmasını, demokrasinin, özgürlüklerin yaygınlaşmasının bir yansıması olarak nasıl değerlendirebiliyorlar? Bu parlamentonun beşte 4’ü dokunulmazlık zırhı altında yargıdan kaçan insanlardan oluşmaktadır. (Alkışlar) Yani kendi muhtacı himmet bir dede, nerede kaldı vatandaşa hizmet ede. (Alkışlar) Yani kendi hesabını vermemiş, kendi itham altında, kalpazanlıktan itham altında… (Alkışlar) Bunlar şimdi yargıç seçecek olanları seçecek. Yani yargının özünü bunlar belirleyecekler, bu da demokrasinin Türkiye’de çiçek açması olacak! Değerli arkadaşlarım, çocuk mu aldatıyorsunuz? Dünyanın hangi demokrasisinde parlamentonun beşte 4’ü dokunulmazlık zırhı sayesinde yargının önüne çıkmaktan kurtulmuştur? Türkiye’deki bir dokunulmazlık uygulaması hangi Batı demokrasisinde vardır? Bu olmadan öyle bir heyete nasıl olurda siz, Anayasa Mahkemesine üye seçme, Hâkimler Savcılar Yüksek Kuruluna üye seçme hakkını verirsiniz? O Anayasa Mahkemesi ki bu insanları belki Yüce Divan olarak yargılayacak. (Alkışlar) Yani milletvekillerini Yüce Divan olarak belki yargılayacak olan heyetin seçimini, Hâkimler Savcılar Yüksek Kurulunun seçimini, Anayasa Mahkemesi üyelerinin seçimini bu heyete şu andaki sanıklara bırakacağız ve bunun demokrasinin gereği olduğunu düşüneceğiz. Değerli arkadaşlarım, bir ülkenin sağduyusuyla, mantığıyla bu kadar sorumsuzca oynamaya kimsenin hakkı yoktur. Yani Türkiye’de demokrasiye doğru gidiyormuşuz! Demokrasiye doğru gidişi bu Yargıtay mı önlüyor? Yargıtay Başkanı mı bunun önündeki engel? Türkiye’nin hâkimleri mi demokrasinin önünde engel? Medya mı engel kardeşim? Medyayı susturursanız Türkiye demokrasiye mi geçecek? Hangi gazete patronunun ne zaman patronluktan istifa etmesi gerektiğini Başbakanlar tayin edince o ülke daha demokratik mi olacak? (Alkışlar) Gazetenin genel yayın yönetmeninin işine son verilmesi gerektiği talimatını başbakanlar verince o ülkede basın özgürlüğü daha bir güvenceli mi olacak? Bunların hepsi çok büyük baskılar ve asıl en büyük baskı sansürün ötesinde oto sansür değerli arkadaşlarım. Bakın, Yargıtay Başkanı konuştu, kaç tane gazetenin birinci sayfasında bu haber oldu? Bir bakın, bir bakın. Kusura bakmasın gazeteci arkadaşlarım, onları suçlamak için söylemiyorum, bir acı gerçeği tespit etmek için söylüyorum. Onlar da haklı tabii, bu şartlar altında koyamayız diyorlar, koyamıyorlar. Yargıtay Başkanının “Yangın var” lafı birinci sayfaya giremiyor değerli arkadaşlarım. (Alkışlar)
 
Değerli arkadaşlarım, acı bir tablo. Bunu demokrasiye gidiş olarak anlamak gerçekten olağanüstü bir olay. Hele bir başka ekol daha var. Diyor ki, “Ortada bir diktaya gidiş varsa bunun sorumlusu muhalefettir” diyor, bir de bu var. Ya, bu gidiş yıllar önce ilan eden biziz. Bu gidişe karşı en büyük mücadeleyi veren ama bu mücadelesini senin sayfalarına, sütunlarına, köşene taşıyamayan yine biziz. Bu mücadeleyi aştığımız zaman görmezlikten gelen sizsiniz. Şimdi geldiğimiz noktada çıkmış, “Efendim, muhalefet bunu fırsat veriyor.” Ah sevsinler canım, ah sevsinler… (Alkışlar)
 
Değerli arkadaşlarım, Türkiye’de demokrasiyi üniversiteler mi tehdit ediyor? Susturuldu. Sendikalar mı tehdit ediyor demokrasiyi? Her birisi yıldırıldı, susturuldu. Türkiye’de demokrasiyi hak talep eden, sokakta yürüyen işçiler, eczacılar, gençler mi tehdit ediyor? Hepsi susturuldu, yıldırıldı. Türkiye demokrasiye gidiyormuş. Sen yazı yazamayacaksın, hadi senin içinden geçmiyor diyelim, içinden geçen arkadaşımız yazı yazamayacak, yazsa onu koyamayacaksın, ondan sonra Türkiye demokrasiye doğru gidiyor diye bize fetva vereceksin. Basının korktuğu, ürktüğü, yıldığı, basın patronlarının görevinden ayrılmak zorunda bırakıldığı, genel yayın yönetmenlerinin ayrılmak zorunda bırakıldığı, gazete kadrolarının tanzim edildiği siyaset tarafından bir toplumda basın özgürlüğünden söz etmek mümkün mü? (Alkışlar) Devletin bankalarının, kamu bankalarının paralarıyla gazete satın aldırılan, medya imal ettirilen, Türkiye’deki yayıncılığın neredeyse yüzde 70’ini zaten mülkiyet yoluyla kontrol etmiş, yüzde 30’unu da yıldırıp susturmuş, doğru dürüst gazetecilik yapamaz hâle getirmiş, haberleri göremez hâle getirmiş bir anlayış Türkiye’de egemen olacak, sonra siz bize ince tahlillerle demokrasi nutukları atacaksınız, bunun hiçbir inandırıcı tarafı yok değerli arkadaşlarım. Gidişat, hiç şüphe yok ki demokratik bir doğrultuda değildir, bir kişisel hegemonyanın, ısrarla yıllardan beri söylediğim gibi, toplumun her kesimine hakim kılınması doğrultusundadır. Şimdi, bu manzara karşısında değerli arkadaşlarım, çare millettir. (Alkışlar) Yani çok açık, çok net, bu gidişat karşısında Türkiye’nin çıkış yolunu ortaya koyacak tek bir güç kalmıştır, o da milletin ta kendisidir. Bir kez daha bu gerçeği yaşıyoruz. (Alkışlar) Bir kez daha yaşayarak Türkiye olarak bu gerçeği görüyoruz. Demek ki iktidarlar her gücü susturabilir, her gücü yıldırabilir, herkesi diz çöktürebilir, gerçekleri konuşamaz hâle getirebilir. Nereye kadar? Millet onlara dur artık yeter deyinceye kadar. (Alkışlar) Şimdi Türkiye’nin öyle bir noktaya gelmekte olduğunu görüyorum, çok açık, çok net. Bakınız, bir süreden beri Başbakan, “bu erken seçim nereden çıktı?” diye kıyameti koparıyor. “Vatana ihanettir” diyor, herkesi suçluyor. Şunu düşünmek lazımdır: Bu seçim lafı nereden çıktı? Seçim lafını falan siyasi lider, filan siyasi parti telaffuz etti öyle çıktı diyorsanız bunun inandırıcı bir tarafı yok. O siyasi lider, o siyasi partiler çok laf ediyorlar, hiçbirisi Türkiye’nin gündemine oturmuyor. Bu konu nasıl oldu da Türkiye’nin gündemine oturdu? Bunun altında yatan bilinmelidir ki, siyasi partilerin söylemi değil milletin ihtiyacı, milletin bekleyişi, milletin bu gidişat böyle devam edemez, etmemeli, bu işin sonu iyi değil, çıkış yolu bir an önce seçimdedir. Bir seçim yapılsa da biz el koysak, ben el koysam, el koyacak diye düşündüklerinizin hiçbirisinin mecali kalmadı, sıra bana geldi, getirin sandığı ben halledeyim diye düşünmesinden kaynaklanmaktadır. (Alkışlar) Ve her erken seçim sözü, Başbakana, sen ülkeyi yönetemiyorsun anlamına gelmektedir, bunun anlamı odur. Erken seçim demek olmadı. Benim sürem var canım, sürem var. Kimse süreni tartışmıyor da o süre de böyle geçerse yandık diyor millet. Böyle geçmesin diyor. Sen bu işi kıvıramadın diyor. Sen bu işi tıkadın. Geldin çıkmaza soktun diyor. Ben bunu görüyorum diyor. Yaşadığım manzaralardan görüyorum diyor. Türkiye’yi birbirine katıyorsun diyor. Bir etnik ayrıştırma yarattın, milleti etnik köküne, kökenine göre birbirine karşı kuşku duyar hâle getirdin, birbiriyle gerilim içine soktun, bundan telaş duyuyorum, kaygı duyuyorum diyor. Buna bir an önce son vermek lazım diyor. Bu senin yapacağın iş olmaktan çıkıyor diyor ve o nedenle erken seçim sözü gündeme geliyor ve Başbakan da ondan dolayı rahatsız oluyor. Bu rahatsızlığını muhalefete çatarak, onu bunu suçlayarak örtbas etmesi mümkün değil. Bu rahatsızlığını Türkiye’yi iyi yönet kardeşim, iyi yönet. Kimsenin bir telaşı yok. Bak, yıllarca sana tahammül etti herkes. Önümüzdeki dönemi de taşırız ama Türkiye’yi birbirine katma, Türkiye’yi doğru yönet, kurumları birbirine sokma, birbiriyle çatıştırma. Bu manzaralar normal mi? Ekonomiye bakıyorsun iş adamları intihar ediyor, siyasete bakıyorsun, adliyeye, yargıya bakıyorsun memleketin en vatansever evlatları intihar ediyorlar, Albay intihar ediyor, niye oluyor kardeşim? Canım, bir kişi oldu. Yok öyle şey. Bunun altında ne var? İtham yapıyorsun ithamının sonunu getiremiyorsun, ithamların fos çıkıyor; belge diyorsun belgelerin fos çıkıyor bunun hesabını soracak insanlar sana. İktidara geldiğinizde sorarsınız. Hayır, biz onu istemiyoruz değerli arkadaşlarım, biz iktidara geldiğimizde hesap sormak zorunda kalmak istemiyoruz. Türkiye’nin kardeşliğini kimse bozmasın istiyoruz. Türkiye’yi sahiplenip kucaklayıp bünyesini güçlendirip ayağa kaldırmak istiyoruz. (Alkışlar)
 
Değerli arkadaşlarım, bu konular önümüzdeki dönemde de hepimizi meşgul etmeye devam edecek. Artık anlaşılmıştır ki Türkiye’nin sorunu muhalefet değildir iktidardır. Türkiye’nin sorunu muhalefetin darbeci olması değil iktidarın komplocu olmasıdır. (Alkışlar) Türkiye’nin sorunu budur. Türkiye niye buraya geldi? İktidar komplocu çıktığı için, komplocu çıktı. Birbiri ardından tertipler, tezgâhlar yapıyor, artık suçlusu olmaya başladı, yakalandı, görülüyor. İddia atıyor kıyameti koparıyor içinden bir şey çıkmıyor ama o arada bir sürü insan ıstıraplar yaşıyor, acılar yaşıyor, aileler, hayatlar perişan oluyor. Niye? Ben, Türkiye’yi böyle karıştırarak kendi hedefime götürümüm. Komplocu bir iktidarla karşı karşıyayız değerli arkadaşlarım. Ortada kimsenin darbe yapmak istediği yok. Bunlar laf. Darbe lafı kendi amacı için bir korkutmacı olarak kullanılıyor, bir suçlama vesilesi olarak kullanılıyor. O darbe yapacak, bu darbe yapacak, oraya girelim, o yandan bu yandaş, bir bakıyorsun aylarca hatta yıllarca neyle suçlandığını bilmeden memleketin namuslu evlatları cezaevlerinde. İddialar fos çıkıyor, tutanaklar uydurma tutanak olarak gözüküyor. Kim söylüyor? TÜBİTAK söylüyor. Ne oldu, ne oldu kardeşim? Kim var bunların arkasında? Kim yapıyor? Niçin yapıyor? Sen iktidarsın, bu olaylar karşısında sen ne yapıyorsun? Her vatandaşın şerefi, haysiyeti, malı, canı sana emanettir. Sen herkese sahip çıkacaksın. Efendim, o benim karşımda, bana muhalif, ben onu ezdiririm, bunu söyleyemezsin, söylersen sen saygınlığını kaybedersin, hukuki kimliğini kaybedersin, meşruiyetini kaybedersin. Buna göz yumulmaz. Bir an önce hakkına hukukuna saygı göster herkesin. Onu bunu yıldırarak, korkutarak, susturarak ülkeye hâkim olamazsın. Bu gerçekler ortaya çıktı değerli arkadaşlarım. Şimdi komplocu bir iktidar tehdidine karşı Türkiye vakarını, hukukunu, saygınlığını koruyacaktır. Bu mücadeleyi elbirliği ile götüreceğiz. En olumsuz koşullar altında da olsa, bu mücadelemizi mutlaka başarıya ulaştıracağız çünkü millet hükmünü vermiştir, kararını vermiştir. Bakın, Başbakan diyor ki “Baykal, işte yüzde 30’un altında diyor bizim için. Bir daha ben parasını verip araştırma yaptırmayacağım, ne de olsa Baykal söylüyor. Yalnız onun söylediğini iki ile çarpın” diyor.
 
Değerli arkadaşlarım, ben para verip araştırma yaptırmıyorum. Başbakanın para verip yaptırdığı araştırmaların onun tarafından açıklanamayan sonuçlarını ben açıklıyorum. (Alkışlar) Bu açıkladığım rakamlar benim yaptırdığım araştırmanın sonuçları değildir, bizzat Başbakanın para vererek kendisinin yaptırttığı ama açıklayamadığı sonuçlardır, bunları ortaya koyuyor. Başbakanın yaptırdığı araştırma gösteriyor. Neyi gösteriyor? Yüzde 30’un altına doğru inmiş. Bakın yüzde 47 ile başladı, 18 ayda yerel seçimde yüzde 38,5’uğa düştü, 8,5 puan oy kaybetti, 18 ayda 8,5 puan oy. Asıl oy kaybı için nedenler şimdi ortaya çıktı. Yüzde 6’dan fazla Türkiye küçüldü. Türkiye dünyanın ikinci en büyük işsizlik yaşayan, yüzde 14’lere resmi rakamlar çıkmış, işsizlik tablosuyla karşı karşıya ülke. Zam yağmuru bastırmış, daha da gerisi de geliyor, gelecek. Tarımın hâli ortada, konuştuk, esnafın hâli ortada, kurumlar birbiriyle çatıştırılmış, bu iktidara destek olmuş insanlar “Türkiye nereye gidiyor?” diye tepki gösterir hâle gelmişler. Kürt açılımı demişsin milleti birbirine düşürmüşsün. Herkes şikâyetçi, herkes rahatsız. Sana oy vermiş Tekel işçileri sana oy vermeyecekler. (Alkışlar) Sana oy vermiş olan itfaiyeciler sana oy vermeyecekler, senin içyüzünü gördüler, senin gerçeğin ortaya çıktı. Şimdi, böyle bir tablo içinde AKP yüzde 30’un altına düştü. Sen 18 ayda 8,5 puan kaybettin, üstelik ne kriz vardı, ne işsizlik patlamıştı, ne zam furyası bu hâle gelmişti, ne de Kürt açılımı vardı. Şimdi bütün bunlar vatandaşı büyük bir tepkiye sürüklüyor. AKP’liler tepki gösteriyor. Kürt açılımına destek yüzde 20’lere inmiş. AKP’lilerin yarısı Kürt açılımını desteklemiyorum diyor. Senin yaptırttığın araştırmalar bunlar, benim değil, söyleyemediğin gerçekler bunlar. Senin söyleyemediklerini ben söylüyorum, saklama o gerçekleri milletten. (Alkışlar) Çare millet değerli arkadaşlarım. Millet kararını aldı. Hiç merak etmeyin, işinize bakın, görevinize sahip çıkın. Onun tahriklerine, kavgalarına kendinizi kaptırmayın, Türkiye’ye sahip çıkın. Sorumluluğumuzun gereğini yapın, yeni iktidara hazırlanın, Türkiye’nin yeni dönemine hazırlanın.
 
Hepinize teşekkür ediyorum, sevgiler, saygılar sunuyorum. (Alkışlar)

Bu Haber ile ilgili anahtar kelimeler:
AKP | Anayasa | Asgari Ücret | Basın | Başbakan | CHP | Cumhurbaşkanı | Demokrasi | Demokratik Açılım | Demokratikleşme | Deniz Baykal | Dış Politika | Ekonomi | Ekonomik kriz | Genelkurmay Başkanlığı | Grup Toplantısı | Güneydoğu | HSYK | Hükümet | İşçi | İşsizlik | Kürt Açılımı | Meclis | Muhalefet | PKK | Recep Tayyip Erdoğan | Seçim | TBMM | telekulak | terör | TSK | Türkiye | Yargı | yargı bağımsızlığı | Yargıtay | Yoksulluk

Sayfayı paylaşın Sayfayı Paylaşın Sayfayı paylaşın




CHP Tarihi

Neden Hayır?

Kılıçdaroğlu'ndan mektup



CHP Genel Merkez

CHP Gençlik Kolları

Halkla İlişkilerBilim PlatformuAB Temsilciliği