09.11.2017
4710
Yazı Boyutu: A- A+
CHP GENEL BAŞKANI KEMAL KILIÇDAROĞLU, STRASBOURG’DA AVRUPA KONSEYİ DÜNYA DEMOKRASİ FORUMU’NDA KONUŞTU
(8 KASIM 2017)

CHP Genel Başkanı Kemal Kılıçdaroğlu Fransa’nın Strasbourg kentinde, Avrupa Konseyi Venedik Komisyonu Başkanı Gianni Buquicchio ile
görüştü, Avrupa Konseyi - Dünya Demokrasi Forumu’nun düzenlediği toplantının “Popülizm sorun mudur?” başlıklı oturumunda konuştu ve daha sonra Avrupa Konseyi Genel Sekreteri Thorbjorn Jagland ile bir araya geldi.


Genel Başkan Kılıçdaroğlu’nun, Dünya Demokrasi Forumu’nun düzenlediği toplantının “Popülizm sorun mudur?” başlıklı oturumundaki konuşması şöyle:

"Saygıdeğer konuklar,
Sevgili Avrupalılar,
Sevgili demokratlar hepinize merhaba,

Dünya ve Avrupa tarihinde içinde bulunduğumuz bu önemli anda, geleceğimizi belirleyecek belki de en önemli konulardan biri olan popülizmin tartışıldığı bu toplantıya beni de çağırdığınız için çok teşekkür ederim. Demokrasi Forumunu düzenleyen tüm Avrupa Konseyi çalışanlarını günümüzün bu hayati sorununu bu zenginlikte gündeme taşıdıkları için yürekten kutlarım.

Karşı karşıya olduğumuz sorunun çok büyük olduğunu, bu soruna karşı adım atmak için hiç gecikmememiz gerektiğini bilmenizi isterim. Halen Avrupa’daki, Amerika’daki, dünyanın diğer bölgelerindeki bazı dostlarımızın bu sorunu küçümsediklerini görüyorum. “Nasıl olsa aşırılıkları dengeleyecek kurumlarımız var” dediklerini duyuyorum. ‘Nasıl olsa bu partiler iktidara gelince yumuşarlar’ dediklerini işitiyorum. “Nasıl olsa ekonomiyi, dış politikayı yönetemezler, bir dönem kalır giderler” diye yazıp çizdiklerini okuyorum.

Beyler, bayanlar, Avrupalılar, demokratlar, lütfen bu sözlerimi alarmist bir mesaj olarak algılamayın, ama lütfen içinde bulunduğunuz rahatlıktan ve aymazlıktan çıkın. Lütfen bu gaflet uykusundan uyanın. Bu kadar net ve sert konuşmamın bir nedeni var. Biz, Popülizmin nasıl otoriterliğe dönebileceğini, nasıl “demokrasi demokrasi” diye iktidara gelenlerin demokrasi ağacını kökünden kesebileceklerini, bu tarz iktidarların toplumsal dokuya verdikleri zararı görmek açısından sizin önündeyiz.

Popülistler iktidara gelince ve tüm iktidar imkanlarını ellerine geçirince ne mi oluyor? Anlatayım. Önce medyaya ve çok sesliliğe saldırmaya başlıyorlar. Çok seslilik otoriter popülistlerin en sevmediği şey.

Sonra iktidarın kullanımını kurallara bağlayan tüm kurumları şeytanlaştırıyor ve çürütüyorlar. Özellikle bağımsız ve tarafsız yargıdan nefret ediyorlar. Yargı bağımsızlığını sınırlamak için yasal, anayasal tüm adımları atıyorlar. Yargıyı hükümetin bir kolu haline sokuyorlar.

Yetmiyor… Kendilerini yavaşlatabilecek tüm frenleri ortadan kaldıran otoriter popülistler tam sürat toplumu kutuplaştırıyorlar. Kendileri gibi düşünmeyenleri ellerindeki medya gücüyle, yargı gücüyle hemen düşman, hemen terörist ilan ediyorlar.

Yetmiyor… Bu tarz otoriter popülist hareketler ekonomiyi de şekillendiriyorlar. Tüm devlet kaynaklarını kendilerine yandaş sermaye yaratmak kullanıyorlar. Ekonomide şeffaflığı kaldırıyor, yolsuzluğu her alana hakim kılıyorlar.

Evet, bildiğiniz üzere birçok siyaset bilimci içinde bulunduğumuz çağa gerçeklik-sonrası çağ diyor. İşte otoriter popülist partiler tam da bu sürecin dinamiği oluyor. Ellerindeki medya gücüyle kontrol ettikleri sosyal medyadaki trol orduları ile, ifade yasakları ile insanların algılarını körleştiriyorlar. Tamamen alternatif bir gerçeklik yaratıyorlar. Yalan haber yaymaktan zerre imtina etmiyorlar. Hatta yalan haber yaymayı devlet politikası haline getiriyorlar.

Ve tabii ki bu iktidarlar nihai olarak ülkenizi yalnızlaştırıyorlar. İçeride olduğu gibi dışarıda da düşman arıyorlar. Her sorunu krize, her krizi çatışmaya, her çatışmayı toplumsal seferberliğe çevirmeye çalışıyorlar. Toplumu bir şoktan bir şoka, bir krizden bir başka krize taşıyarak insanları devamlı korku, devamlı tehdit psikolojisine sokuyor ve kitleleri bu korkular ile disipline ediyorlar.

Evet sevgili konuklar, karşınızdaki, karşımızdaki sorun büyük. Tabii ki her ülke aynı hattı takip edecek değildir. Tabii ki her ülkenin kendine has gerçeklikleri de vardır. Ama lütfen unutmayın, otoriter popülist partiler, birbirinden çok farklı ülkelerde, birbirine çok benzeyen taktikler ve politikalar uyguluyorlar ve başarılı da oluyorlar.

Siyasetçi eğer negatif bir tespit yapıyorsa çözümünü de ortaya koymak zorundadır. Siyaset sadece ne olduğunu anlatma değil, ne olması gerektiğini de önerme makamıdır. İşte bu nedenle otoriterliğin dünyadaki yükselişi ile mücadele etmek için kanımca 6 maddelik bir plana ihtiyacımız var. Genel Başkanı olduğum CHP, 6 ilkesini temsil eden, logosundaki altı ok ile tanınır. Bu önereceklerim de umarım ortak mücadelemizin 6 oku olur.

1. Birinci olarak, her şeyden önce otoriter yönetimlere karşı cesur ve ödünsüz olmalıyız. Belki kulağınıza basit geliyor ama kanımca en önemli ilkelerden birinden bahsediyoruz. Bu ödünsüz tavır sadece iç siyasette değil, dış siyasette de ana ilkemiz olmalıdır. Otoriter popülist siyasetçilerle al ver yapmaya başlarsanız, onları uluslararası camiada meşrulaştırırsınız. Onlar meşrulaştıkça güçlenirler, güçlendikçe demokrasilerimizi daha güçlüce tehdit ederler. Artık konforlu aymazlıklarımızı bırakmak zamanı gelmiştir. Otoriter popülizm anlaşmalarla pasifize edilmesi gereken değil, mücadele edilmesi gereken bir uluslararası güçtür. Ve bunu yapacak olan sadece siyasetçiler de değildir. Uluslararası kurumlar, uluslararası yargı makamları da aynı duruşu sergilemelidirler. Bu kurumlar ve yargı makamları eğer otoriter rejimlere, sadece bürokratik iş yükü kaygıları ya da siyasi hesaplarla göz yumarlarsa hem onları meşrulaştırır, hem de kendi meşruiyetlerini kaybederler.

2. İkinci olarak, nerelerde hata yapıldığını iyi görmeliyiz. İçinde bulunduğumuz popülist dalganın doğuşunda sosyal devleti çökerten, bölüşüm politikalarını zayıflatan neo-liberal politikaların çok büyük etkisi olmuştur. Neo-liberalizm refahı demokratik olarak, eşitlikçi olarak dağıtmamıştır. Artan eşitsizlikler, zayıflayan sosyal güvenlik algısı insanları uçlara itmiştir. Küreselleşmenin ve gelişen teknolojinin müthiş bir zenginlik yaratma potansiyeli vardır. Ama bu potansiyelden sadece çok küçük bir grup faydalanırsa bu sistemin devamı imkansızdır. Bizim ihtiyacımız olan sosyal demokrat dengeleme politikalarıdır.

3. Küreselleşmenin ve teknolojik gelişimin arttırdığı eşitsizlik ile mücadele etmek için üçüncü bir ilkeye daha ihtiyacımız var: Güç birliği! Aslında tam da Avrupa Birliği gibi birlikteliklerden bahsediyorum. Küresel piyasaların eşitsizlik yaratan etkilerini dengeleyeceksek, bu küresel piyasaları, küresel finansı regüle etmemiz gerekiyor. Bunu hiçbirimiz tek başımıza yapamayız. Bunu AB gibi birliktelikler içinde yapabiliriz. Bu bir tercih değil, zorunluluktur.

4. Dördüncü önemli politikamız artık 2. Dünya Savaşı sonrasında verili kabul ettiğimiz birçok şeyi garantide göremeyeceğimiz gerçeğidir. Gerçekten de 2. Dünya Savaşı sonrası uzunca bir süre insanların insan haklarına, demokrasinin en iyi yönetim tarzı olduğuna, hukukun üstünlüğüne her halükârda inanacaklarını ve bu ilkeleri savunacaklarını öngördük. Artık böyle bir lüksümüz yok. Mahkemeler, yargıçlar kendilerini savunamazlar. Onlar kararları ile konuşmalılar. Azınlıklar, çoğunluk karşısında seslerini yeterince güçlü çıkaramayabilirler. Biz sesimizi onların sesine katmadığımız sürece bu dibe doğru yarış devam eder. İnsan hakları ve hukukun üstünlüğünün sadece azınlıklar için değil hepimiz için elzem olduğunu, toplumsal barışımız, ekonomik kalkınmamız ve hatta uluslararası barış için vazgeçilmez olduğunu tekrar kapı kapı anlatmak için bir seferberliğe ihtiyacımız var.

5. Beşinci olarak, Evet, Sosyalist Enternasyonalin üyesi bir partinin Genel Başkanı olarak açıkça söylüyorum, Demokrat Enternasyonale ihtiyacımız var. “Dünyanın tüm demokratları birleşin” diye yola çıkmaya ihtiyacımız var. Çünkü otoriter popülistler, birbirleri ile düşman gözükseler de birbirlerini besliyorlar. Yeri geliyor kavga ediyor, şovenizmi körüklüyorlar. Yeri geliyor en kirli ticari ilişkilere girip kamu kaynaklarını birlikte iç ediyorlar. Onlarınki bir nevi suç birlikteliği…Bizim de onlara karşı birlikte ayağa kalkmamız lazım. Biz onlardan korkarak çekinerek siyaset yapamayız. Biz inat ettikçe, biz yan yana durdukça emin olun her şeyden önce gençler görecekler; bizlerin, yani sınır tanımadan yan yana olanların doğru yerde olduğunu.

6. Ve son söyleyeceğim. Altıncı ilkemiz. Altıncı politikamız. Yürümeliyiz arkadaşlar! Evet, yürümeliyiz. Ben yürüdüm... 25 günde 432 kilometre yürüdüm geçtiğimiz yaz. Adalet için yürüdüm. İşte size az önce anlattığım ilke doğrultusunda, adım adım hukuk devleti için, insan hakları için yürüdüm. Herkes için hak - hukuk – adalet diyerek yürüdüm. Ve binler, on binler benimle yürüdü. Milyonlar bir araya geldi son durağımızda. Yürüme hem sizi, hem sizinle yürüyenleri değiştiriyor. İnsanlar size dokunuyor siz onlara. Beraber yoruluyorsunuz. Beraber susuyor beraber su içiyorsunuz. Birbirinizle konuşuyorsunuz. Sizinle normalde hiçbir zaman bir araya gelmeyeceklerle bir araya geliyorsunuz. Bunu her yerde yapmaya ihtiyacımız var. Kendilerini ülkelerinin tek halkı zannedenlere, milli iradeyi bir tek kendilerinin temsil ettiğini iddia edenlere ‘biz de halkız, buradayız’ demeye ihtiyacımız var. Yolumuz uzun ama ben çok iyi biliyorum, yürüdükçe güçlenecek, yürüdükçe hızlanacaksınız. Yolumuz açık olsun."

Genel Başkan Kılıçdaroğlu’na Strasbourg programında Genel Başkan Yardımcısı Öztürk Yılmaz eşlik etti.