08.08.2017
9458
Yazı Boyutu: A- A+
CHP GENEL BAŞKAN KEMAL KILIÇDAROĞLU’NUN, BELEDİYE BAŞKANLARI TOPLANTISI AÇILIŞ KONUŞMASI (08 AĞUSTOS 2017)

 


CHP Genel Başkanı Kemal Kılıçdaroğlu, "Biz cumhuriyetin güçlenmesini, Türkiye Cumhuriyeti devletinin demokratik yapısının güçlenmesini istiyoruz. Dünyada saygınlığı olan bir devlet olsun istiyoruz, onlar Türkiye Cumhuriyeti devletini yok etmek istiyorlar. Aramızda derin bir fay hattı var, derin bir ayrılık var aramızda. 
Ama şundan bütün vatandaşlarımın emin olmasını isterim, demokrasiyi seven, adalete inanan, hakka hukuka inanan, tarihine bağlı olan, şehitlerine, gazilerine bağlı olan, bayrağına bağlı olan, vatanına bağlı olan bir tek kişi kalıncaya kadar asla emellerinize ulaşamayacaksınız!" dedi.

 

 

Genel Başkan Kılıçdaroğlu’nun Ankara’da düzenlenen Belediye Başkanları Toplantısının açılışında yaptığı konuşma şöyle: 



Değerli yol arkadaşlarım, hepiniz hoş geldiniz, hepimizin işi çok. Yaz geldi tatil yok, hepimiz çok çalışacağız. Niçin çok çalışacağız? Çünkü Türkiye’nin umuda ihtiyacı var. Hepiniz tek tek bu umudu büyütmek ve yeşertmek zorundasınız. Sonu belirsiz, nereye gittiği belli olmayan bir sürecin içindeyiz. Her gün yeni söylemler toplumu diken üstünde tutuyor. Biraz sonra bunlardan bazılarına değineceğim. Ama Belediye Başkanları olarak sizin göreviniz bulunduğunuz beldede halka güven vermektir. Her sorun için başvurulan kişi olmalısınız, her sorun için. Sorunu ne olursa olsun, belediyenin görev alanı içine girmese dahi o vatandaşın sorunuyla birebir ilgilenmelisiniz. Vatandaşın buna ihtiyacı var. Vatandaş kendisini kimsesiz hissediyor, sahipsiz hissediyor. Oysa bu ülkenin kurucusu ne demişti? “Cumhuriyet bilhassa kimsesizlerin kimsesidir” demişti. O nedenle cumhuriyet ve vatandaşa sahip çıkmak hepimizin ortak görevidir. Özellikle de Cumhuriyet Halk Partili belediyelerin temel görevidir.

Evet, bir “Adalet Yürüyüşü” başlattık. 15 Haziran’da Ankara’da Güvenpark’ta başlattık ve 9 Temmuz’da İstanbul’da sonlandırdık görkemli bir mitingle. Bu “Adalet Yürüyüşü” bir Cumhuriyet Halk Partisi yürüyüşü değildir. Bu “Adalet Yürüyüşü” adalete susamış milyonların yürüyüşüdür. Ülkede hak arayan, hukuk arayan, adalet arayan milyonların yürüyüşüdür. Bu yürüyüşü görkemli kılan da adalete susamış milyonlardır. Evet ben yürüdüm, ama ben Cumhuriyet Halk Partisi için yürümedim, ben yürüdüm 80 milyonun adalet talebine, adalet ihtiyacına cevap vermek için yürüdüm. Bu yürüyüşe her görüşten insan katıldı, her inançtan insan katıldı, her kimlikten insan katıldı. Bu yürüyüşte geldi yerini aldı. Kimisi yazlık ayakkabısıyla, kimisi terliğiyle, kimisi kundurasıyla, kimisi spor ayakkabısıyla, kimisi de yalınayak yürüdü. İki aylık çocuk da, 90 yaşındaki insan da yürüdü. Ve biz Maltepe’de bir adalet çağrısı yaptık, 10 maddelik bir adalet çağrısı yaptık. Bu çağrının hiçbir satırına itiraz gelmedi, hiçbir satırına. Çünkü her satırı düşünülerek yazılmıştı. Her satırı toplumun ihtiyaçlarına cevap versin diye yazılmıştı. Her satırı bilinçli olarak kaleme alınmıştı. Toplumu kaynaştıran, birlikte yaşatmayı arzu eden, adaleti toplumun dokularına yaymak isteyen bir adalet çağrısıydı. Bu çağrıyı Cumhuriyet Halk Partisi Belediye Başkanları olarak sadece bulunduğunuz beldelerde değil, gittiğiniz her yerde topluma duyurmalısınız. Bu da bizim ortak görevimiz. Madem birlikte yaşayacağız bu ülkede, madem beraber yaşayacağız, madem huzur içinde yaşayacağız temel ögesi adalettir. Adaleti her yerde, her ortamda rahatlıkla savunacağız. Adaletin olmadığı bir yerde devletin olmadığını da her yerde dile getireceğiz.

Değerli arkadaşlarım, şimdi ikinci bir adım daha atıyoruz. Çanakkale’de “Adalet Kurultayı” toplayacağız. “Adalet Yürüyüşü”nde sadece yürüdük. Şimdi niçin yürüdüğümüzü, yine toplumun her kesimini davet ederek, bizim gibi düşünmeyenlerin düşüncelerine de değer ve önem vererek onları da davet edeceğiz. Madem birlikte yaşıyoruz, madem bu ülkede yaşıyoruz, huzur içinde birlikte yaşayalım. Oturalım birlikte tartışalım. Medeni insanlar gibi oturalım konuşalım. Benim yanlışım varsa o söyleyebilmeli, onun yanlışı varsa ben söyleyebilmeliyim. Bu memlekete huzuru getireceğiz, bu memlekete adaleti getireceğiz. Bunun başka çaresi yok. Siyasi kavgalardan bu millet bıktı. Sabah, öğle, akşam o onu dedi, bu bunu dedi. Yeter artık ya yeteri biraz da bu insanlar düşünsünler. Çanakkale’deki “Adalet Kurultayı”mıza nasıl yürüyüşe toplumun her kesiminden insanlar geldiyse bu “Adalet Kurultayı”na da toplumun her kesiminden insanlar gelecekler, onları davet edeceğiz. Eğitimde adaleti nasıl sağlayacağız? Bunu tartışacağız. Emekte adaleti nasıl sağlayacağız? Bunu tartışacağız. İş güvencesi olmayan taşeron işçisinin derdi nedir? Bunu tartışacağız. Adaletli bir toplum nasıl olacak? Bunu tartışacağız. Bir arada huzur içinde nasıl yaşayacağız bunu tartışacağız. Kısır tartışmalardan, çekişmelerden bu ülkeyi nasıl kurtaracağız? Bunu tartışacağız. Adaletli bir düzenin fikri altyapısı orada oluşacak fikri altyapısı. Ve bunu da yine sadece Türkiye’ye değil bütün dünyaya duyuracağız. Bu bizim temel görevimizdir.

Değerli arkadaşlarım, bulunduğunuz yerde Belediye Başkanlığı yapıyorsunuz. Sizler de çok iyi biliyorsunuz ki, her kentin bir kimliği vardır, o kimliğiyle tanıtırlar bütün dünyaya kendilerini kentler. New York’un bir kimliği vardır, Tokyo’nun bir kimliği vardır, Paris’in, Roma’nın, Milano’nun bir kimliği vardır. Kimliği oluşturan tarihsel derinliktir. Kimliği oluşturan oradaki üretimdir. Kimliği oluşturan sanattır, kültürdür. Kimlik Belediye Başkanları tarafından bilinir, tanınır ve o kimlik üzerinde örülerek görkemli hale getirilir, o kimlik ve dünyanın her tarafına tanıtılır.

Dolayısıyla kentler birer marka olarak kendilerini bütün dünyaya tanıtırlar. 21.yüzyılda, 20.yüzyılın son dönemiyle 21.yüzyılın başında artık ülkelerin yarışının ötesinde metropollerin ve kentlerin yarışı vardır. En çok turisti kim çekecek, en iyi hizmeti kim verecek, en sağlıklı kenti kim oluşturacak, en sessiz, en sakin, en yaşanılabilir kenti kim sağlayacak? Belediye Başkanlarının görevi budur. Ama kent kentliye hizmet etmez de rantiyeye hizmet ederse kent kimliğini kaybeder. En tipik örneği ve dünyada da en acı örneği İstanbul’dur. İstanbul’un kimliği yok olmuştur, görkemli tarihi yok olmuştur. Üç büyük imparatorluğa başkentlik yapan İstanbul ranta teslim edilmiştir. Bir başka başkent düşünün Bursa betona dönüşmüştür. Bir dönem “Yeşil Bursa” diye tanımladığımız Bursa, “Beton Bursa” haline gelmiştir. Ankara yaşanamaz bir kent haline gelmiştir. Ama şunu gururla her yerde söyleyebilirim ve söylüyorum da; eğer bir insan bir kentte yaşamak istiyorsa, huzur içinde yaşamak istiyorsa, rahatlıkla yaşamak istiyorsa tercih edeceği kent CHP’li Belediyelerin yönettiği kenttir. İstanbul’da nefes mi almak istiyorsunuz? Niçin bütün İstanbullular hafta sonu CHP’li belediyelerin olduğu yerlere giderler? Bunun için. Kimliği vardır, çünkü kimliği korunmuştur. Ranta değil, halka hizmet etmiştir, kentliye hizmet etmiştir. O açıdan biz şimdi bütün Türkiye’yi CHP’li Belediyelerin yönettiği bir Türkiye haline getirmek istiyoruz bütün Türkiye’yi. Halka hizmet nasıl verilirmiş, bir kent ranta nasıl teslim edilmezmiş, bir kentin sokaklarında, caddelerinde insanlar nasıl huzur içinde gezermiş, kimsenin kimliğiyle, kimsenin yaşam tarzıyla, kimsenin inancıyla nasıl uğraşılmazmış ve herkese nasıl saygı duyulurmuş görmek, bilmek ve duymak isteyenler Cumhuriyet Halk Partili Belediyelerin olduğu yerlere geleceklerdir ve göreceklerdir ve bunun tanığı olacaklardır.

Bursa’yı biliyorsunuz, Ankara’yı da biliyorsunuz. Bursa’yla Ankara arasında bir kentimiz daha var Eskişehir. Çölde bir vaha gibi. Yemyeşil bir Eskişehir ve bu Eskişehir’e Bursa’dan daha fazla turist geliyor. Eskişehir Osmanlı’ya başkentlik yapmadı mı? Ama Eskişehir bu, bir cumhuriyet kenti olarak kendisini bir dünya markasına dönüştürmesini bildi. Sanatıyla, kültürüyle, yapılarıyla, üniversiteleriyle, her alanıyla bir cumhuriyet kenti olarak ortaya çıktı. Ben biliyorum, Belediye Başkanlarımız çalıştıkça onların üzerine yoğunlaşan baskıyı da çok iyi biliyorum. Hatırlarsınız biz 15 Temmuz öncesi F tipi yapılanmadan şikayet ederdik F tipi yapılanmadan. F tipi yapılanmanın yereldeki hedefi Cumhuriyet Halk Partili Belediyelerdi. İzmir Büyükşehir Belediyesi, Eskişehir Belediyesi, buralara baskılar yapıldı, baskınlar yapıldı, insanlar gözaltına alındı, hesaplarına el konuldu. Sandılar ki bir şeyler bulacağız diye. O baskınları yapanlar F tipi yapılardı ve onların arkasında da bugünkü iktidar duruyordu. Diyorum ya Allah büyüktür, gün değişti devran döndü o aramayı yapanların tamamı şu anda hapisteler. Ama bizim Belediye Başkanlarımız alnı açık, başı dik sokaklarda, caddelerde vatandaşla konuşuyorlar, selamlaşıyorlar. Çünkü onların veremeyeceği hiçbir hesap yoktur. O açıdan Yılmaz Büyükerşen’e ve İzmir Büyükşehir Belediye Başkanımız Aziz Kocaoğlu’na karşı F tipi yapılanmanın yaptığı baskınlar sonuçsuz kalmıştır ve kalacaktır. Sonuçsuz kalmaya da zaten mahkumdur. Kenti ranta ve rantiyeye teslim etmedi belediyelerimiz. Ama merkezden bazı rantiyelere izin verildi merkezden Ankara’dan. “İzin vermeyin” dediler, “İzin vereceğiz” dediler. İzin verenler mafya bozuntuları kalktılar Belediye Başkanlarımıza saldırdılar. Ama halk Belediye Başkanlarımıza sahip çıktı mafyaya değil. Hakka, adalete ve hukuka sahip çıktı. Düzgün insanın yanında durdu halkımız. Rantla içli dışlı olanların, rantiyeye kenti teslim edenlerin önünde böyle bir saldırı yoktur. Ama mafyayla mücadele edenlerin, rantiyeyle mücadele edenlerin önünde her zaman bu tür riskler vardır ve bu risklerin önünde de Cumhuriyet Halk Partili Belediye Başkanları vardır.

Dolayısıyla biz tehlikenin ne olduğunu, nasıl geldiğini de çok iyi biliriz. Kentin ortasına acımasızca gökdelenler yapacaksınız acımasızca, sonra da kalkıp diyeceksiniz ki, “Ya bu gökdelenleri kim yapıyor?” Sanki ülkeyi uzaydan gelenler yönetiyormuş gibi, kendileri yönetmiyor. Mahkeme karar vermiş yıkacaksınız diye yıkamıyorlar. Sadece “Onla küstüm” diyor neden bu binayı yaptın diye. Diyorum ya adalet soylu bir kavramdır. Bu ülkede adaletin gerçekleşmesi lazım. Yediden yetmişe adalet isteyeceğiz adalet. Huzur istiyorsak bu ülkede adaletin olması lazım.

Değerli arkadaşlarım, adalet bir erdem işidir. Arapçası fazilettir erdemin. Erdemli olmak, bilgili olmak demektir. Erdemli olmak, alçak gönüllü olmak demektir. Erdemli olmak kişiye, topluma saygılı olmak demektir. Erdemli olmak, ahlaklı olmak demektir. O nedenle devleti yönetenlerin erdemli olması istenir. Hakka inanacak, hukuka inanacak, adalete inanacak, adaletli olacak ki devleti sağlıklı yönetebilsin. Devlet adamlarının erdemli olması lazım. Devlet adamlarının hoşgörülü olması lazım. Devlet adamlarının kin, öfke nöbetine tutulmaması lazım. Devlet adamlarının devletin içindeki görev dağılımına saygı duyması lazım. Devlet adamlarının devleti liyakat esasına göre yönetmesi lazım, yani işi ehline vermesi lazım. Devlet dediğiniz, devlet adamı dediğiniz, erdemli kişi dediğiniz budur. Faziletli kişidir erdemli kişi, böyle tanımlıyoruz. Sadece biz mi? Hayır, bütün dünya böyle tanımlıyor, bütün dünya. Erdemli kişi aynı zamanda tarihine saygı duyan kişidir, insana saygı duyan kişidir. Kendi değerlerine saygı duyan kişidir erdemli kişi. Çünkü erdemli kişi aynı zamanda ahlaklı kişidir. Erdemli kişi aynı zamanda bilgili kişidir, aynı zamanda yerinde ve zamanında konuşan kişidir. Her zaman konuşan erdemli kişi değildir. Her konuda konuşan erdemli kişi değildir. Erdemli kişi ne kadar çok şey biliyorsa o kadar az şey bildiğinin farkında olan kişidir. Erdemli kişi budur. Ne kadar çok şey biliyorsa o kadar az şey bildiğini bilen kişidir erdemli kişi. Konuşurken ağzından çıkanı ölçen, tartan kişidir erdemli kişi. Eğer bunlar olmazsa devleti iyi yönetemezsiniz değerli arkadaşlarım.

Geçenlerde bir televizyon kanalına bir kişi çıktı. İktidar partisinin eski Merkez Karar Yönetim Kurulu Üyesi ve bir konuşma yaptı, sonra bunu defalarca tekrarladı, “Şimdi biz yeni bir devlet kuruyoruz” diyor. “Yeni bir devlet kuruyoruz” diyor. “Biz şimdi yeni bir devlet kuruyoruz ve bu devletin kurucusu da kendi partisinin Genel Başkanı olacak.” Densiz bir kişi, ahlaksız bir kişi, tarihine saygı duymayan bir kişi. Siz bir devletin nasıl kurulduğunu biliyor musunuz? Türkiye Cumhuriyeti devletinin nasıl kurulduğunu biliyor musunuz? Türkiye Cumhuriyeti devleti saraylarda mı kuruldu? Türkiye Cumhuriyeti devleti zengin sofralarında mı kuruldu? Türkiye Cumhuriyeti devleti birilerinin önüne diz çökülerek mi kuruldu? Türkiye Cumhuriyeti devleti acıyla, kanla, gözyaşıyla kuruldu. Türkiye Cumhuriyeti devleti budur!

Siz kalkacaksınız bir devlet kurduğunuzu söyleyeceksiniz. Akılla, mantıkla bağdaşır bir şey değildir. Kabahat onda değil yalnız, ona söyletende kabahat ona söyletende. Bana sordular “Bu kişi böyle konuştu ne diyeceksiniz” diye. “Bir partisinin Genel Başkanı bir konuşsun bakalım ne diyor o, o nedir? Benim düşüncem belli, tavrım belli, cumhuriyete bağlılığım belli, demokrasiye bağlılığım belli, adalete, hakka, hukuka bağlılığım belli. Benim bir yeni devlete ihtiyacım yok. Ben bu devleti yüceltmek zorundayım sen ne düşünüyorsun, o ne düşünüyor acaba?” Tık yok, tık yok! “Efendim Türkiye Cumhuriyeti devleti...” Ben de biliyorum Türkiye Cumhuriyeti devletini. Sen bu adam hakkında ne düşünüyorsun? Bu adam hakkında ne düşünüyorsun sen? Buna bu cesareti sen verdin. Sadece o mu? Hayır. Bunun bir danışmanı vardı, danışmanı da konuşuyor, o da diyor zaten “16 Nisan’da yani referandumda, anayasa referandumunda halk kendi devletini kurmak için adım atıyor” diyor. Ona da bir şey yapılmadı.

Az önce söyledim, cumhuriyet saraylarda kurulmadı, zengin sofralarında kurulmadı, birilerinin önüne gidip el avuç açarak, diz çökerek cumhuriyeti kurmadılar. Acı, kan, gözyaşı var, yoksulluk var yoksulluk. Bütün bunlar aşılarak kuruldu cumhuriyet.

Değerli arkadaşlarım, yoksulluktan başlayayım size. Gazi Mustafa Kemal Atatürk cumhuriyeti kurarken Samsun’dan başlayıp çıktığı yolculukta en büyük sorun parasızlık olmuştur. Kurtuluş Savaşı sırasında gelen bazı yardımlarla kurtuluş savaşı verilmiştir. Tekalifi Milliye emirleri çıkarılmıştır, yani Ulusal Vergi Buyrukları. Halkta para yoktur, kimisinden çorap istenmiştir, kimisinden buğday, kimisinden arpa istenmiştir, kimisinden cepken, kimisinden bez istenmiştir. Ve onlarla asker beslenmiştir, onlarla savaşa gidilmiştir, onlarla mücadele edilmiştir. Ama alınan her malın bedeli yine cumhuriyet hükümeti tarafından o insanlara ödenmiştir. Alınan her malın bedeli o insanlara tekrar ödenmiştir. Cumhuriyet adalet üzerine inşa edilmiştir adalet üzerine. Hak üzerine, hukuk üzerine inşa edilmiştir. Cumhuriyetin kuruluşunda bir tek kişinin bile hakkı yenmemiştir. Kul hakkına saygı gösterilmiştir. Bunlar devletin kuruluşunun ne olduğunu bile bilmiyorlar, tarihlerini bilmiyorlar. Tarihi bilmemek ülkesine ihanettir, kendi tarihini bilmemek, bu ülkenin kuruluşunun tarihini bilmemek kendi ülkesine ihanettir. Siz kendi tarihinizi nasıl bilmezsiniz.

“Zengin sofralarında kurulmadı” dedim Türkiye Cumhuriyeti. Bakın değerli arkadaşlar, Büyük Taarruz öncesi Gazi Mustafa Kemal Atatürk cephededir. Kurmay Binbaşı Ethem Bey’in anılarında var, şöyle yazar: “Bir tepsi içinde iki dilim er ekmeği, birkaç zeytin, bir parça peynir geldi, işte hepsi o kadar...” Böyle mücadele verildi. Bu mücadeleyle başarı sağlandı. Azim vardı, kararlılık vardı, iman vardı, inanç vardı ve bunlarla yola çıkıldı. Cumhuriyet böyle kuruldu değerli arkadaşlarım. Cumhuriyetin kuruluşuna laf edenler Osmanlı’nın batışına tek laf bile etmiyorlar. Osmanlı’nın batışına tek laf bile etmiyorlar. Sevr Antlaşmasını gidip imzalayanlara tek cümle bile söylemiyorlar. Aklı kafasında değil de, külahında olan adamlar çıkıp “Keşke Yunanistan işgal etseydi burayı” diyebilecek kadar vatanlarını, milletlerini, inançlarını ve kimliklerini satıyorlar. Biz isterdik ki, bunlara en büyük tepkiyi ülkeyi yönetenler versinler, onlar göstersinler. Bu bayrağın üzerindeki kırmızı renk boşuna mı kırmızı oldu? Kendi bayrağına saygı duymayan bir toplum olabilir mi? Cephelerde bu bayrak yere düşmesin diye kaç şehit verdik? Türkiye Cumhuriyetini küçümsüyorlar ve yeni bir devlet kuracaklarını söylüyorlar. Sorun nedir? Sorun şudur; bu zihniyetteki insanların tamamının Adalet ve Kalkınma Partisinin içinden çıkmış olmasıdır. Sorun budur, başka bir partide olsa tamam, iktidar partisinin içinden çıkıyor ve onlar da ses çıkarmıyorlar, kulağından tutup kapının önüne koyamıyorlar. Niçin? Aynı amacı mı, aynı hedefi mi güdüyorsunuz siz, aynı şeyleri mi söylüyorsunuz siz? Aynı amacımı güdüyorsunuz siz?

Sevr Antlaşması, tek laf edemiyorlar. Ama Lozan’a dilleri uzuyor. Lozan’da ne oldu, Sevr’de ne oldu? Sevr Antlaşması, bakın 3 kişi gitti Sevr Antlaşmasına imza attı. Rıza Tevfik, Bağdatlı Mehmed Hadi Paşa ve Reşat Halis. Rıza Tevfik anılarında şunu yazar. Diyor ki, “Teklif olunan maddeler -ki tamamı 433 maddedir,10 Ağustos 1920’de imzalanmıştır Sevr Antlaşması- teklif olunan maddeler evvelce hükümetin malumu idi. Osmanlı hükümeti bunu biliyordu” diyor. “Şura-i saltanatta ise teklif olacak sulh anlaşmalarının kabulünü karar verilmiştir” diyor. Yani sarayda kabulüne karar vermiştir. “Bizlere sadece vesikayı imza etme mecburiyeti düşüyor.” Üçü gidiyorlar sadece bir görev yerine getiriyorlar ve Sevr Antlaşmasını imzalıyorlar. Osmanlının toprağı ne kadardı? 5,5 milyon kilometrekare. Giderek küçüldü, Sevr Antlaşmasıyla 5,5 milyon kilometrekarelik Osmanlı toprağı 470 bin kilometrekareye düştü. Bakınız, Türkiye Cumhuriyetine laf edenler buna laf etmiyorlar. Tek cümle dahi kurmuyorlar.

Değerli arkadaşlarım, Sevr Antlaşması o kadar acı hükümler içeriyor ki; “Tamam” diyor “Padişah İstanbul’da otursun” diyor, “Ama bizim dediklerimizi yapmazsa İstanbul’u da ellerinden alacağız” diyor 36. maddesi. “İzmir’i” diyor, “Tamam Türkiye’nin toprakları içinde kalacak ama İzmir’i Yunan egemenliğine vereceğiz” diyor. “Yunanlılar İzmir’de olacak” diyor 69. maddesi. “Osmanlının ordusuna gerek yok” diyorlar, “Bu devlet ordu kurmayacak” diyorlar. Deniz Kuvvetlerinde ne var biliyor musunuz? “7 gambot ve 6 torpidoyu geçmeyecek şekilde olacak Deniz Kuvvetleriniz” diyor. “Bunlar da balıkçılık ve kıyılarda koruma yapacak” diyor. “Savaş gemisi alamayacaksınız” diyorlar. Altına basılıyor, bütün bunların tamamının altına imzalar atılıyor değerli arkadaşlarım. Ve bu Sevr Antlaşmasını tanımayan bir kişi vardır, Gazi Mustafa Kemal Atatürk “Ben bu anlaşmayı tanımıyorum” diyor. Sevr Antlaşmasına alkış tutacaksın, Türkiye Cumhuriyeti devletinin kuruluşuna laf söyleyeceksin. Bunun adı vatana ihanet değil midir? Nedir bunun adı? Türkiye Cumhuriyeti devletine ve tarihine ihanet değil midir? Suskun olanlar da aynı ihanet içindedirler. Ve merak ediyorum cumhuriyet savcıları neredesiniz siz? Nasıl cumhuriyet savcısısınız siz? Bizim ağzımızdan bir laf çıksa 50 tane fezleke düzenliyorsunuz. Talimat geliyor çünkü size. Adam cumhuriyeti yerle bir ediyor, yeni devlet kuruluşundan söz ediyor sizden tık yok, tık! Batsın sizin savcılığınız, siz savcı olamazsınız! Osmanlı’yı elbette seviyoruz, bizim tarihimizdir, Osmanlı’nın görkemli tarihi olduğu kadar hepimizi üzen tarihi de vardır. Artısıyla ve eksisiyle bakmak zorundayız. Osmanlı niye battı? Bunun üzerinde konuşan var mı? Osmanlı’nın son dönemlerini yaşamaya başladık şimdi. Ağır ağır o sürecin içine gidiyoruz.

Eğitim neydi? 1800’lü yılların başı, Osmanlı’da okuma yazma oranı yüzde 1, bazı araştırmalara göre yüzde 5. Yani yüzde 10 değil. Devasa Osmanlı’yı düşünün. Peki, merak ediyor musunuz Almanya’da kaçtı okuma yazma oranı? Osmanlı’da yüzde 1, yüzde 5 Almanya, Hollanda, İsviçre ve İskandinavya’da okuma yazma oranı yüzde 70. Farka bakın. İngiltere, Fransa, Avusturya ve Belçika’da yüzde 50’nin üzerinde. Japonya’da erkeklerde yüzde 45, kadınlarda yüzde 17. Osmanlı niye battı? Eğitim sistemi bozulduğu için battı, eğitim sistemi. Köroğlu boşuna mı diyor “Delikli demir icat oldu mertlik bozuldu” diye. Delikli demiri icat etmesi gereken, bulması gereken Osmanlıdır. Ama bulamamıştır. Niçin? Eğitim sistemini felç etmişlerdir. Şimdi aynı süreci yaşıyoruz. Eğitim sistemi konusunda aynı süreci yaşıyoruz. Hiçbir anne, baba bu eğitim sisteminden memnun değil hiçbir anne ve baba. Eğitim sistemi üzerine ayrı bir basın toplantısı yapacağım, ayrı bir basın toplantısı. Türkiye Cumhuriyetine, bizim ailelerimize ve çocuklarımıza açıkça ihanet ediliyor açıkça. Bütün belgeleri, bütün bilgileri koyacağım ortaya.  

Değerli arkadaşlarım, sadece eğitim sistemi mi böyleydi? Hayır. 1881’de Osmanlı moratoryum ilan etti, yani “Ben borçlarımı ödeyemiyorum, iflas ettim” dedi 1881’de. Ne kuruldu? Düyunu Umumiye kuruldu. Osmanlı’nın bütün maliyesini bunlar idare etmeye başladılar. Yabancılar idare etmeye başladılar. Osmanlı’nın maliye bakanlığında maliye nazırlığında 5 bin 500 kişi çalışıyordu. Sadece Düyunu Umumiye de çalışan memur sayısı ise 9 bindi. Düşünebiliyor musunuz? Buna laf söylüyorlar mı? Asla söylemiyorlar. Kime lafı söylüyorlar? Türkiye’yi, Osmanlı’yı buradan çıkarıp genç, dinamik, enerjik ve bütün İslam dünyasına örnek olan Türkiye Cumhuriyetine söylüyorlar. İhanet içindedirler. Bu tarihi karşılaştırmalı veriyorum ki vatandaşlarımız gerçeği bütün ayrıntılarıyla öğrenmiş olsun. Banka ve mali kurumlar, tamamı yabancıların elindedir tamamı. Osmanlının parasını basacak bankası yok. Osmanlının parasını Osmanlı Bankası yani yabancı bir banka basar. Ancak 1930 yılında Türkiye Cumhuriyeti kendi parasını basacak Merkez Bankasını kurdu. Sen kalkıyorsun Türkiye Cumhuriyetine ihanet ediyorsun, yeni bir devlet kurmaktan bahsediyorsun. Yeni para mı basacaksın sen? Hangi yüzle bunları söylüyorsun ve hangi yüzle sen o partinin içinde kalıyorsun ve o parti seni hangi gerekçeyle kendi içinde tutuyor? Ben bunu öğrenmek isterim. Konuşmasını isterim, o partinin liderinin konuşmasını isterim. Sahip çıkıyorsan, çık adam gibi sahip çık, “Ben sahip çıkıyorum” de. Sahip çıkmıyorsan tut kapının önüne koy. Başka seçeneğin yok senin.

Ve yeni Türkiye Cumhuriyeti kurulurken savaş meydanlarından çıkıldıktan sonra 1921’de anayasa birinci maddesi; “Hakimiyet bila kaydü şart milletindir” diyor. Sarayındır demiyor bakın. “Hakimiyet bila kaydü şart milletindir” diyor. Aynı şey 1924 anayasasında 3 maddesinde var. Millete güvenen, milletiyle beraber bağımsızlık savaşını veren, milletiyle beraber bağımsızlığını koruyan, “Özgürlük ve bağımsızlık benim karakterimdir” diyen bir cumhuriyete ve onun kurucusuna nasıl laf söylersin, nasıl “Ben bu cumhuriyeti tanımıyorum yeni bir cumhuriyet, yeni bir devlet kuruyoruz” dersin? İnsanda biraz utanma olur, tarihe saygı olur. Bunların hiçbirisi yok.

Ve bu cumhuriyeti kuranlar 3 Mart 1924’te Diyanet İşleri Başkanlığını kurarlar. Bugünkü Diyanet İşleri Başkanlığını 3 Mart 1924’te kurarlar. Şimdi ben o kişiye soruyorum, dine ve inanca kim saygılı? Kendi inancını kim yüceltiyor? Sen nasıl olup da kalkıyorsun cumhuriyeti reddediyorsun, Türkiye Cumhuriyetini reddediyorsun, yeni bir devletin inşasından söz ediyorsun?

Ve 1921 yılı; savaş meydanlarında çok sayıda şehidimiz var. Geride kadınlar ve onların çocukları var. İlk yapılan iş nedir biliyor musunuz cumhuriyetten önce? 1921’de Çocuk Esirgeme Kurumu kurulur. 1 milyon 977 bin 22 çocuğa sahip çıkılır. Sosyal devletin temelleri o zaman atılır. Kendi tarihimizi bilmemek kadar büyük bir cehalet olabilir mi? Ve 13 Ekim 1923’te Ankara başkent olur, başkent ilan edilir. 29 Ekim’de de cumhuriyet ilan edilir. Gazi Mustafa Kemal Atatürk 19 Ocak 1923’te savaşlardan çıkan yorgun bir Türkiye’yi görür ama bu yetmez Türkiye’nin dünyada saygın ve üreten bir devlet olması lazım. Ve şunu söyler, yeni Türkiye devleti cihangir bir devlet olmayacaktır. Fakat yeni Türkiye iktisadi bir devlet olacaktır. Çünkü Osmanlı’da üretim yok, üretmesi lazım. Üretecek ki güçlü olsun, üretecek ki kimseye muhtaç olmasın, üretecek ki borçlarını ödesin. Ve bu genç Türkiye Cumhuriyeti bütün imkansızlıklar içinde Osmanlının borcunu son kuruşuna kadar da ödemiştir. Demiryollarını yapmıştır, fabrikası olmayan bir devletti Osmanlı, doğru dürüst fabrikası olmayan. Etibanklar, Sümerbanklar, bez fabrikaları, şeker fabrikaları o dönemde yapılmıştır, yoksulluk içinde yapılmıştır. Ve pek çok devletleştirme yapılmıştır. Yabancı tekellerin tamamına son verilmiştir. 15 Ağustos 1925’te Kayseri’de uçak fabrikasının temeli atılmıştır cumhuriyetten iki yıl sonra. Kayseri’de uçak fabrikasının temeli atılmıştır. 9 yıl sonra 3 Mayıs 1934’te Kayseri’den kalkan ilk uçak Ankara’ya gitmiştir. 1940’lı yıllarda Türkiye uçak ihraç eden ülkedir. Yeni devlet kuruyoruz diyen kişiye söylüyorum sen bu gerçekleri biliyor musun, sen tarihini biliyor musun, babalarının, dedelerinin ne yaptığını biliyor musun? Onların bu ülke için hangi fedakarlıklara katlandığını biliyor musun? Seni vatana ihanet noktasına kim taşıdı, hangi eğitim düzeni taşıdı, hangi siyasi anlayış taşıdı seni buraya ben bunu öğrenmek istiyorum. 8 Haziran 1929’da topraksız köylülere toprak dağıtıldı. Aşar vergisi kaldırıldı Osmanlı, aşar vergisi köylüyü perişan ediyordu. Aşar vergisini kaldırdılar köylü rahat etsin diye. 3 Nisan 1930’da kadınların belediye seçimlerine girmesine dair kanun çıktı. Sonra 1934’te de kadınların milletvekili olması istendi, kadın – erkek eşitliği sağlandı.

22 Ocak 1932; ilk Türkçe kuran Hafız Yaşar tarafından Yerebatan Camiinde okundu. Kendi dilinden, vatandaşın anlayacağı dilden ilk Türkçe kuran 1932’de okundu. İlk Türkçe hutbe, altını çiziyorum ilk Türkçe hutbe Süleymaniye Camiinde 5 Şubat 1932’de okundu. Sen cumhuriyeti biliyor musun, bu cumhuriyetin nasıl kurulduğunu biliyor musun, inançlara saygıyı biliyor musun, insana saygıyı biliyor musun? Sen nasıl kalkarsın da yeni devletten söz edersin?

İlk kadın hakimimiz 9 Nisan 1932’de Adana’ya atandı. İlk kadın mühendislerimiz 13 Nisan 1932’de üniversitelerden mezun oldu. 13 Nisan 1932’de Milli Sanayi Sergisi açıldı. Üretmeyen bir toplum 1932’de Milli Sanayi Sergisi açmaya başladı ve 1 Aralık 1933’te Birinci 5 yıllık kalkınma planı kabul edildi. Devlete bakın, devletin kuruluşuna bakın, kuruluştaki azme bakın, kuruluştaki ilkelere bakın ve kuruluşta devleti oluştururken adalete bakın. Hepsi var.

13 Kasım 1934’te ilk kez bir Belediye Başkan Yardımcısı kadın Bursa’da göreve başlıyor. Elmalılı Hamdi Yazır 1936’da 9 ciltlik kuran tercümesini yapıyor. Parasını Gazi Mustafa Kemal Atatürk kendi cebinden ödemiştir.

11 Ağustos 1937, Haliç tersanesinde ilk Türk denizaltısının omurgası yerleştiriliyor ve törenle açılıyor, törenle omurgası yerleştiriliyor. Kendi denizaltısını, kendi uçağını yapan bir devlet düşünün. Toplu iğne üretemeyen bir Osmanlı’dan kendi uçağını, kendi denizaltısını üreten bir cumhuriyeti düşünün. Bunları bilmeyen kendi tarihine ihanet eden bir kişiyi düşünün. Ve ihanet eden kişinin hala korunduğunu düşünün. Cumhuriyetten intikam almak istiyorlar. Cumhuriyetten, Atatürk’ten intikam almak istiyorlar, tarihten intikam almak istiyorlar. Hala birilerinin egemenliği altında yaşamak istiyorlar, hala birilerinin paryası olmak istiyorlar.

1938’de Toprak Mahsulleri Ofisi 24 Haziran. Bugün hala ayakta Toprak Mahsulleri Ofisi. 20 Temmuz 1938’de Fiskobirlik kuruldu fındık üreticilerini korumak için. Bunların tamamını yok ettiler, yok etmeyi amaçladılar. Fındık üreticisine bakın perişan vaziyette, buğday üreticisine bakın, ekinler biraz iyi gümrükte vergileri kaldırdılar. Kimi perişan edeceksin? Kendi çiftçini. İhanet değil midir bu çiftçiye? Cumhuriyet ne yapıyordu? Tam tersini yapıyordu. Ve bu cumhuriyet yani Türkiye Cumhuriyeti sadece bizim için değil, bütün İslam dünyası için örnek olmuştur. Milli kurtuluş savaşlarının örneği olmuştur, cumhuriyetin örneği olmuştur. Kadın – erkek eşitliğinin, demokrasinin örneği olmuştur. Bütün İslam dünyası Türkiye Cumhuriyetini, Gazi Mustafa Kemal Atatürk’ü örnek almıştır.

Biz ne istiyoruz arkadaşlar? Biz tek adam rejimi istemiyoruz. Biz kendi ülkemizde güçlü, demokratik bir parlamenter sistem istiyoruz. Milli iradenin parlamentoya tam yansımasını istiyoruz. Biz lider sultası istemiyoruz. Biz darbe hukukundan arınmış hukukun üstünlüğünü öngören bir adalet düzeni istiyoruz. Biz yargının bağımsız ve tarafsız olmasını istiyoruz. Biz üniversiteleri bilgi üreten, idari ve mali açıdan özerk olan kuruluşlar istiyoruz. Biz çağdaş, laik bir eğitim sistemi istiyoruz. Hayatı sorgulayan, çocuklarımızın bütün uluslararası alanda başarılı olabileceği, eğitim sistemiyle geleceğimizi güvence altına alacağımız bir sistem istiyoruz. Biz etnik kimlik üzerinden, inanç üzerinden, yaşam tarzı üzerinden siyaset istemiyoruz. Herkesin kimliğine, yaşam tarzına ve inancına saygı istiyoruz. Biz yolsuzluğun olmadığı saydam bir devlet, kul hakkının yenmediği, toplanan her kuruş verginin hesabının halka verildiği bir devlet istiyoruz. Biz devlette liyakat esası istiyoruz. İşi bizim partili, bizim cemaatten, bizim tarikattan olana değil, işi o işi en iyi yapan kişiye verilmesini istiyoruz. Biz halkın gözü, kulağı ve sesi olan bağımsız bir medya istiyoruz. Biz bunları istiyoruz. Biz bunları istiyoruz, cumhuriyetin güçlenmesini istiyoruz. Türkiye Cumhuriyeti devletinin demokratik yapısının güçlenmesini istiyoruz. Dünyada saygınlığı olan bir devlet olsun istiyoruz, onlar Türkiye Cumhuriyeti devletini yok etmek istiyorlar. Aramızda derin bir fay hattı var, derin bir ayrılık var aramızda.

Ama şundan bütün vatandaşlarımın emin olmasını isterim bütün vatandaşlarımın. Demokrasiyi seven, adalete inanan, hakka hukuka inanan, tarihine bağlı olan, şehitlerine, gazilerine bağlı olan, bayrağına bağlı olan, vatanına bağlı olan bir tek kişi kalıncaya kadar asla emellerinize ulaşamayacaksınız!

Hepinize saygılar sunuyorum değerli arkadaşlarım.